Bu Blogda Ara

22 Mayıs 2016 Pazar

ADINI SEN KOY

Yorgunum. Aklımla, kalbimle, yaşadıklarımla, hatalarımla ve görülmeyen doğrularımla.. Tamamen yorgunum. Etimden kemiğime kadar, ayak parmaklarımdan saç diplerime kadar tükenmiş durumdayım artık. Bu belirsizlik içinde bulunduğum durum genç yaşımda saçlarıma karlar yağdırdı, aklımı başımdan aldı uzak diyarlara fırlatıp attı sanki.

Üç ayı geçti ayrıyız sevdiğim adamla. Bunu da o kadar çok yazar oldum ki artık okuyan ve takip eden herkes çok net biliyor zaten. Gerçi son bir buçuk ayı es geçiyorum. Nasıl bir ayrılıksa bu, haftada en az bir iki defa görüşüyoruz. Her gün konuşuyoruz. Arada ölçüsünü kaçırıp birbirimize hesap falan soruyoruz, kıskançlık krizlerine bile giriyoruz. Hatta birkaç kez evlilik hayali vs. kurduk desem yalan olmaz. Öyle bir ayrılık içerisindeyiz. Eee son bir buçuk yıllık birlikteliğimize baktığımız zaman “normal bir ilişkimiz olmadı ki normal bir ayrılığımız olsun” demeden de geçemiyorum hani.

Geçen gün bizim malum kız grubu ile dertleşiyoruz. Yine konu dönüp dolaşıp bize geldi. Zaten töbe olsun bu kızlar benim kına gecemde göbek atmadan bırakmayacaklar peşimi. Durup durup dürtüyorlar o yüzden. Oturdum anlattım bende en ince ayrıntısına kadar. Hepsi tek bir ağızdan “ee kızım siz baya baya sevgilisiniz” dediler. Neremiz sevgili yaa bizim? Adam artık zırt pırt benim olduğum yerlerde bitmiyor, geceleri evimin önüne gelip son ses bizim şarkımızı çalmıyor, istediğim zaman istediğim kişi ile dışarıya çıkabiliyorum, her dakika resim - konum atıp durmuyorum, canım sıkılınca adamı didikleyip olmadık şeylerin hesabını soramıyorum.. blaa blaaa blaaaa.. Uzarda gider bu liste. Kızlar öyle bir dikip gözlerini manyakmışım gibi baktılar ki bana. Oturdum düşündüm bende. Sahi ne saçma sapan bir ilişki içerisindeymişiz ya biz. Şu an içerisinde bulunduğumuz durum normali aslında. Olması gerekende bu. Ama biz her şeyi o kadar anormal yaşayıp tükettik ki o yüzden tuhaf geliyordur belki de bize. Birbirimizin yaşam sahasına o kadar fazla müdahale etmişiz ki birlikteliğimiz zamanında şimdi kendimize ait bir yaşam kurunca ayrıymışız gibi geliyor bize.

Peki biz şuan birlikte miyiz? İşte onu tam bilmiyorum. Sevdiğim adam karşımda oturuyor  ve ben ona AŞKIM diyemiyorum. Durduk yere sarılasım geliyor kocaman, kollarımı açıp yaklaşamıyorum. Bazen ona sonsuz ihtiyacım oluyor, “yanıma gel sana ihtiyacım var” diyemiyorum. Tamam, özgürlük güzel şey ona diyecek bir şeyim yok tabii ki ama bu belirsizlikte beni gün geçtikçe daha da çok tüketmeye başladı artık.

O kadar başıboş bir hayat sürdüm ki artık sapasağlam durmak istiyorum durduğum yerde. Güvenmek istiyorum birine. Güvende hissetmek istiyorum kendimi. Arkamı döndüğüm zaman sırtımı yasladığım kişi kim bilmek istiyorum. “Acaba” ile geçirmek istemiyorum artık günlerimi. Evim, yuvam belli olsun istiyorum. Evlilik Amerika ise ben Mekke’ydim belki ama ben artık bir aile olmak istiyorum. Amerika’yı keşfetmek istiyorum bir kerede. Bir kerecik olsun “bu benim” diyebilmek istiyorum artık…

Adı her ne olursa olsun bu belirsizlikten kurtulmak istiyorum. Yolumu çizmek için bana ışık olsun istiyorum. İçime Müslüm Gürses kaçmışçasına bağırıyorum durmadan.. Adını sen koy, adını sen koy…

Gelecekteki Sevgiliye Not: Gel bul artık beni. Benim sensizliğe gücüm kalmadı.

Gelecekteki Sevgiliye 2. Not: Gelirken yarım kilo çilek al getir. Şey… Canım çektide..


21 Mayıs 2016 Cumartesi

YENİ YIL TOTEMİ

Yeni yıla nasıl girersen öyle devam eder derlerdi de inanmazdım. Zaten inanmadığım ne varsa acı gerçekleriyle çarpıyor son zamanlarda suratıma. Bu da onlardan biri olarak tarihime kazınsın öyleyse...

31.12.2015 gecesi dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Çam ağaçları gelinlik giymişçesine dolanmışlar kar beyazına. Ailemle mutlu mesut yeni yılı kutluyoruz. Öyle bilmem ne otelin bilmem ne balo salonunda falan değil hee yanlış anlaşılmasın. Bizim evin 15 m2 salonundayız işte. Televizyonda Sibel Can, elimizde çerezler, dizimizin üzerinde tombala, toplanmamış, ortada kalmış yemek masası falan. Saat  00:00 olsunda yeni yıla girelim heyecanından çok "Piyango bize çıkar mı acaba?" heyecanındayız. Bir yandan sevdiceğime aşklı - kalpli - öpücüklü mesajlar atarken bir yandan da ailemle güzel bir akşam geçiriyorum. Her şey yerli yerinde, olması gerektiği gibi. Sevgilimle extra iyi geçiniyoruz o gün. Eee malum seneye nasıl girersen öyle devam eder diyorlar (işte burada tutmadı totem)  birde yılın son gününün içine etmeyelim diye hiç tripli kavgalı olaylara bulaşmıyoruz ikimizde. Birbirimize güzel güzel fotoğraflar-videolar atıyoruz, sohbet ediyoruz,gülüyoruz vs. tam bir sevgi pıtırcığıyız. Ahh birde whatsapp kitlenmeseydi iyiydi de neyse. İçimde kocaman bir şükür var. Öyle büyük şeylerde gözüm yok benim. Şu huzurum kaçmasın yeter dercesine gülümsüyorum fotoğraflarda. Yılbaşı resimlerine bakınca aklımda kalan güzel anlar bunlar.

Hayatta neyim dört dörtlük oldu ki sanki bu olsun. Fotoğraflara yansımayan sancılarım, ağrılarım ve can çekişlerim var birde. Buz dağının görünmeyen yüzü yani...  O gün gündüzden başlayan ağrılarım, yakınmalarım tüm gece bırakmadı peşimi. Ama nasıl canım yanıyor var ya çocuk gibi ağlıyorum çektiğim ağrılardan dolayı. Bakıyorum fotoğraf çekiliyoruz ya hemen siliyorum gözümün yaşını, 32 dişimi birden gösterip sırıtıyorum. Flaşın etkisi geçer geçmez yine bir köşeye geçip ağrıdan avucumu falan ısırıyorum. O kadar berbat bir durumdayım. Kimsenin gecesi mahvolmasın, "Diana yine bir huzursuzluk çıkardı" demesinler, gecemiz ziyan olmasın diye ağrı kesici ne bulduysam içtim, sesimi çıkarmadım tüm gece. Sabahı da gecesinden farksız oldu haliyle. Bir hafta boyunca yediğim serumun, aldığım ilacın, raporun haddi var hesabı yok.

Nasıl bir etki bıraktıysa üzerimde yılbaşı halen kurtulamadım bu durumdan. Yılı yarıladık sayılır. Güzelim 2016 aşkla- parayla - huzurla geçsin diye beklerken hastalıkla tüketti beni resmen. Son altı aydır 15 serum yemişimdir çok rahat. Sayısız antibiyotik, kutu kutu ağrı kesiciler, açılan damar yolları, yapılan tahliller,yaralanmalar... Civardaki tüm hastanelerin acil hemşireleri ile kanka muhabbetine girmeye başladım artık. Bir hafta görmeseler beni artık tamamen öldüğümü falan düşünmeye başlıyorlar. O derece vahim bir durumdayım anlayacağınız.

Gerçi ben oldum olası daha bebeyken bile böyle çıt kırıldım hemen hasta olan bir tipmişim ya neyse. Dün geçmiş olsuna çocukluk arkadaşım geldi. Güya bir keresinde lisedeyken beraber doktora gitmişiz onunla. Ben doktora şikayetlerimi bir saymaya başlamışımda utanmış kapıya çıkmış iki saat bana gülmüş, hastalık hastasıymışım ben diye. Hiçte hatırlamıyorum öyle bir şey ya, öyle diyor kendisi!! Nasıl güldüler üzerime üzerime, hep hastasın diye. Önceden hastaneye gidince check-in falan yapardım artık töbeler olsun ki ne yerimi bildiriyorum ne de bir kişiye söylüyorum hastalandım diye. Adım çıkmış dokuza, inmiyor sekize. Kimin ne dediğini geçtim vallahi "bu kız hep hasta oğlum alma bunu" falan deyip geleceğime mani olacak birileri diye çok korkuyorum artık.

Her ne ise.. Yine çenem düştü. Sonuç olarak yeni yıla nasıl girersin totemi sevgili olaylarında tutmasa da hastalık olaylarında bire bir tuttu sağ olsun. Artık umutlar 2017ye. Serumsuz, ilaçsız, ağrısız kocaman bir ömrüm olur inşallah.  Yinede umudumu kaybetmiş değilim 2016dan. Belki de yarıda kalan altı ay boyunca dünyanın en mutlu, en sağlıklı, en zengin ve en aşık insanı ben olurum, kim bilir? :))
 


11 Mayıs 2016 Çarşamba

YA LAZIM OLURSA?

Daha on bir yaşındayım. Fen bilgisi dersi var o zamanlar. Her gün laboratuvarda veya sınıfta deney yapıyoruz. Deney dediysem pamuğun arasına fasulye koyup ıslatıp büyümesini izliyoruz falan. En fazla dilimizin ucundan et koparıp mikroskopta inceliyorduk yani. ( Ki o zamanlar çok heyecanlı ve büyük bir olay gibi geliyordu bu durum bana.) Neyse efendim ben bir meraklıydım bu deneylere. Akşamdan başlardım daha yarın sabah deney için yanımda neler götürsem diye. Sanki okulda hiçbir araç-gereç yokmuş gibi koskocaman bir deney çantam vardı benim. Çantada değil, bildiğin valiz! Bir insan hiç üşenmez mi her gün piknik tüpü taşımaya? Kaldı ki piknik tüpü ne alaka? Belki lazım olur diye hani.. Çırpı gibi bacaklarımın üzerine devasa okul çantam yetmiyormuş gibi deney valizimi de koluma takıp peşimden sürüklüyordum okul yollarında.  Hiç unutmam diğer sınıflardan birine tahta kaşık lazım oldu da öğretmenim kızmıştı dersi bölüp “öğretmenim tahta kaşığınız var mı, deney için lazımda” diyen çocuğa. “Ne arar evladım bizde tahta kaşık” demişti de kadıncağız ben atlamıştım direk “benim deney çantamda var öğretmenim diye.” Kocaman bir şaşkınlığın ardından gülümseyerek “aferin kız sana, ne varsa sende var” demişti öğretmenim. Onca yükü sırtımda taşımama yetmişti de artmıştı bile o güzel iki cümle.
Yaz tatili olurdu mesela.  Evde herkesin bir valizi varken benim bir haftaya en az dört valizim olurdu. Kitaplarım, oyuncaklarım ( ki hala oyuncaklarımla çıkarım tatile ) kremlerim, çantalarım. Yazın ortasında kışlık kıyafetlerim, ayakkabılarım ne bileyim çakı, tırnak makası, don lastiği..Yaa ne bulursam doldururdum valizime. Elimde olsa komple evi söküp götüreceğim yanımda. O derece takıntılıyım bu konuda.
Her şey yanımda olmalı. Yanı başımda durmalı mantığı var bende. Başka türlü rahatsız oluyorum. Kendimi sürekli eksik hissediyorum. Daima bir yarım kalma psikolojisi var üzerimde.
Sormazsınız da ben sormuşsunuz gibi farz edeyim.  Nereden geldik bu konuya? Geçen hafta telefonumu değiştirdim. Lanet olsun ki Samsung’tan başka bir marka telefon kullanamıyorum. Önceki telefonumun galerisinde 7862 tane fotoğrafım vardı. Mecburen telefon değiştirdiğim için hepsini g-mail hesabıma yedek aldıktan sonra bilgisayarıma kaydetmek zorunda kaldım. Normalde olsa bu işlemleri yaptıktan sonra üşenmeden hepsini yeni telefonuma da kaydederdim.  Ama o kadar gerizekalı bir durumla karşı karşıya kaldım ki. Yeni çıkan Samsung telefonların hiçbirinde arttırılabilir hafıza yok!!! 32 gb. İle sınırlı hepsi. Hangi modele baksam hangisini sorsam tokat gibi aynı cevabı söyleyip duruyorlar yüzüme. Hayır diyorum olmaz, kopamam ben resimlerimden. Ya lazım olursa, ya ihtiyacım olursa?? Onca dosyayı, fotoğrafı, müziği tekrardan yüklesem yeni telefona, mümkün değil kaldırmaz bu sefer tekrardan kasar durur ve hiç anlamı kalmaz telefonu yenilemenin. Yeni ekleneceklere de yer kalmaz ayrıca. Gerçi hepsi g-mail hesabımda kayıtlı. İstediğim an istediğim şeye ulaşabiliyorum. Ama yine de kocaman bir yarım kalmışlık duygusu var üzerimde bir haftadır.
Hayatımdan hiçbir şey silemiyorum. Hiçbir şeyi yok edemiyorum. Yüzümdeki kocaman çirkin lekeyide, bir işe yaramayan onca telefonumdaki bilgiyide, dolabımda beş yıldır giymediğim o sevmediğim hırkayıda, hayatımda bana zarar veren insanlarıda silemiyorum, hepsini çok seviyorum. Hepsi benim ve hayatımın bir parçası sonuçta. Vazgeçemiyorum hiçbir şeyden. “Kopmasın, bırakmasın, gitmesin, kaybolmasın, uzaklaşmasın, hep yanı başımda dursun …” diye diye gırtlağıma kadar doluyum daha yirmi dört yaşımda.
Elimde olsa hala taşırım o piknik tüpünü yanımda. Gel gör ki ben ne kadar kendimi yırtsam da tüm dünyayı avuçlarıma sığdırıp kendime yük etmek istesem de kaldıramıyor insan onca yükü.  Bir makine bile 32 gb.dan fazlasını kabul etmiyorken 32 milyon gb. Olma çabam maalesef ki boşuna. Çünkü insan bünyesi kaldırabildiğinden fazla şeyi üstlendiği zaman ömründen vermiş oluyor ne yazık ki.
Benim gibi düşünen başkaları da var mıdır acaba yeryüzünde?

 Değer verdiğiniz ve vazgeçemediğiniz hiçbir kimsenin, hiçbir eşyanın yanınızdan ayrılmaması dileğim ile.. Sevgi ile kalın.. 

3 Mayıs 2016 Salı

AH BU ŞARKILARIN GÖZÜ KÖR OLSUN!



Müzik ruhun gıdasıdır diye boşuna dememişler. Ki ben müzik konusunda obezimdir biraz. Gerçi ben genel bir obezim ama neyse. Bunun konumuzla bir alakası yok. Hayatımızın her anında her safhasında var müzik. Müziksiz geçirdiğim bir günü anımsamaya çalışıyorum ama hafızam yetersiz kalıyor. Hayatımın en mutlu günlerinde de en acılı, en canlı cenaze olduğum günlerde de bir ses var kulağımda sürekli.

"Ne tarz müzik dinlersin?" sorusundan da nefret etmişimdir oldum olası. Müziğe aşık bir insan için saçma bir soru bence. Kulağıma hoş gelen ne varsa ya da o an beni doğru anlatan her ne ise dinlerim. Seçici olmam bu konuda. Yalnız bazen farkına varıyorum ki her ne kadar benim ruh halimi yansıtan müziği dinleme ihtiyacı duysam da bazen de müziğin beni götürdüğü duygunun içinde kayboluyorum. Çok mutlu olduğum anlarda ciğerimi parçalayacak bir ses duyuyorum mesela kulağımda. Bir bakmışım hüngür - hüngür ağlıyorum. Bazen de tam tersi oluyor. Duygusal yoğunluğun içinde hapsolduğum bir anda olmadık yerde çalan bir oyun havasına kalçalarımı istemsizce kıvırabiliyorum. ( Sanırım içimde bir roman kızı yatıyor )

Bazı insanların görsel hafızası kuvvetlidir. Benim hiç öyle değil mesela. Bir olayı hatırlayabilmem, geçmişe geri dönebilmem için sadece kulağımda bıraktığı müziğe ve burnumda derinlerde kalan kokulara ihtiyacım var. Bazen tek bir şarkı ile dört buçuk yaşındaki halime kadar inebiliyorum düşündüğüm zaman. Ya da birinci sınıftaki öğretmenimin kokusu.. Şimdi duysam şimdi hatırlarım. Binlerce nota yüzlerce koku içerisinden seçerim hemen o günü.. Sevdiğim adam mesela. Bir ordunun içine atın beni gözlerim kapalı bir şekilde. Kokusu çeker beni ona, onunla söylediğim şarkılara.

**************

Fark ettiğim şeylerden biride şu ki; yazı yazarken kati surette müzik dinleyemiyorum. O kadar kapılıyorum ki çünkü o besteye ve notalara. Aklımdan geçenin aksine kulağımın ne duyup ne hissettirdiğini yazar oluyorum bir anda. O yüzden yeni aldığım karar doğrultusunda artık sessiz bir ortamda yazmaya devam edeceğim yazılarımı.

Bu sadece yazı konusunda böyle değil. Hayatımın her noktasında böyle. Erkek arkadaşımla ayrılalı tam yetmiş altı gün oldu bugün. Çoğu zaman ona olan öfkemi yazdım burada çoğu zamanda ne kadar çok sevdiğimi ve özlediğimi. O an ne dinliyorsam ve hangi anımız canlanıyorsa aklımda onu yansıttığımı fark ettim etrafıma. Son zamanlarda sürekli güzel günlerimizin kulağımda yer bıraktığı şarkılar var etrafımda. Nereye gidersem gideyim bir cafe ya da çay bahçesine - radyoda, televizyonda, bindiğim takside, ofiste.. Her yerde onunla aramdaki bağı kuvvetlendiren, beni ona bağlayan şarkılar çalıyor. Tam unuttum, unutacağım ikileminde yüzüyorken kendimi onun limanlarında sığınırken buluyorum yine. Belki de şarkıları bahane ediyorumdur bazı şeyler için. Bilmiyorum. Ama böyle bahaneye de can kurban hani..

Ben bir Barış Manço şarkısında vuruldum sevdiğime. Bir Sezen Aksu yol oldu sevdama. Tam düştüm derken bir Kayahan şarkısında ayakta buldum kendimi yeniden. Ve daha nicesi.. Hepsi sonsuz mutluluk sonsuz anı içimde..



Posted via Blogaway


30 Nisan 2016 Cumartesi

HAKKINDA HERŞEYİ DUYMAK İSTİYORUM

Geldi bahar ayları gevşedi gönül yayları moduna gireli baya zaman oldu. Nisan ayının son günündeyiz bugün. Kışın kasvetini üzerimizden atıyoruz artık yavaş yavaş. Önümüz yaz. Güneş sadece tenimizi değil içimizi de ısıtıyor aynı zamanda. Durum böyle oldu mu insanın gönlüne bir ferahlık düşüyor tabii. Kalpler sevilmek istiyor. En çokta sevmek istiyor aslında. Yeni bir mevsim ile yeniden başlamak, yenilenmek, heyecanlanmak istiyor güneşle uyandığı sabahlara. İçi buz tutmuş - taş kalpli insanların bile aşk dolu dondurma reklamlarının rehavetine kapıldığını ve aşkı aradığını gözlemlemek hiçte zor değil bakıldığında.

Ne güzel şey aşık olmak.Birini düşündüğünde heyecanlanıp ağzına attığın o son lokmayı yutamamak. Onun hakkında her şeyi bilmek istemek. Teyzesinin oğlunun sünnetinden tutunda, çocukluk fotoğraflarına, en çok sevdiği yemekten, en sevdiği rengi, dinlediği müzikleri bilmek istemek. Gülümsemek durduk yere, neşe saçmak etrafa. Sabahın köründe gideceğin işi umursamadan telefonunun ışığı ile ekrana sırıta sırıta bakarak geçirilen o geceler ve sabahında uykusuz kalmış olmaktan bile mutlu olmak hissi... Birinin soy ismini kendi adının ardına yakıştırmak veya kendi soy ismini onun ismi ardına yazmayı düşünmek.

Her ne kadar yenilikçi kafaya sahip olsam bile konu "aşk" oldu mu eski kafalıyım ben. Günümüz ilişkilerini sevmiyorum. Vıcık vıcık yaşanan sevgiler, ulu orta yaşanan aşklar, hızla tüketilen o duygular iki adım geride durmama neden oluyor gönül işlerinden. İki gün konuş, buluş, öp- kokla, tüm güzel sözleri tüket, "seni seviyorum" kelimesinden baygınlık getirt, bir ay sonra ilişkiyi belden aşağı boyuta getir ve sonra ayrıl... Telefon değiştirir gibi sevgili değiştir! Bu mudur sevdadan kastımız? Gerçek aşk bu mu? Böyle mi gördük anne - babalarımızdan?.. Sonra aile birliği neden kurulamıyor, bu kadar insan neden bekar, artık bayan - erkek ayrılmaksızın neden evlenmek istemiyor insanlar? Acaba neden...?

Evlilikte balayı ne ise sevgililikte de flört aynı şey. Bana kalırsa elden geldiği kadar uzatılması gerekiyor her ikisi de. İki kişinin birlikte geçireceği en özel, en güzel dönemler çünkü bu zamanlar. Balayı mı flört mü diye soracak olursanız eğer her ne kadar henüz balayı deneyimi yaşayamamış olsam bile "flört" derdim hiç düşünmeden. Mideye kelebeklerin yuva yaptığı, sevda ateşinin insanı kızgın kumlardan serin sulara attığı o ilk heyecanı değişmemek lazım hiçbir şeye. Her şeyin başı o ilk tanışma dönemlerine dayanmıyor mu zaten? Madem bu kadar kutsal, madem ilişkinin devam oranını bu zamanlara göre belirliyoruz, o zaman hakkını vererek yaşamak gerekiyor bu ilkleri. Uzun uzun tanımalı, zaman ayırmalı, ölçmeli, seviyeyi korumalıyız bu süre zarfı içerisinde. Bir şeyin başı nasıl gelirse gerisi de ona göre şekilleniyor çünkü. Ne kadar saygı o kadar uzun ilişki ya da ne kadar ilgi ileride o kadar sevgi olarak geri dönüyor bize. Hepsini atın bir kenara, o heyecan hissini kaybetmemeli insan bir çırpıda. Israrcı olmanın, hızlı adımlarla ilerlemenin ne anlamı var ki? Zaten hayatında bir ömür kalacaksa bu kişi uzunca vaktiniz olacak istediğiniz her şeyi yaşamak için. Hee.. zaten geleceğinde bir yer teşkil etmiyorsa karşındaki, gerekte yok yaşanmışlıklara. Yangından mal kaçırmıyoruz ya.. Neden çabucak şekillendirmeye ya da harcamaya odaklanıyoruz bazı şeyleri, hiç anlayamıyorum..

Ayrıca ne kadar süre mesafeyi korumayı başarır, ne kadar uzun tanıma vakti ayırır, her anın tadını doyasıya çıkarmaya odaklanırsak o kadar anlam katmış oluyoruz o olaya. O hazzı, tutkuyu, çekinme iç güdüsünü yerinde yaşarsak eğer yıllar sonra bile hatırlandığında aynı duyguyu hissetmemizi sağlamış oluruz.

İşin özü.. Demem o ki; malum yaz ayı geliyor. Uzun ve güzel bir ilişkisi olanlara lafım yok elbette ama.. Sevgilisinden yeni ayrılmış olan ya da uzun zamandır hayatında kimse olmayıp boşlukta olan arkadaşlarıma sesleniyorum. Sevmek güzel şey vesselam yaz aşkı ise bambaşka bir tutku yüreklerde. Sevmeyin demiyorum. Diyemem. Dersem dilim tutulsun. Ama kalbinize dönen yollarda doğru adımlarla yürüyün. Üç aylık yaz sezonu bittiği zamanda yanınızda kalabilecek insanların elinizden tutmasına izin verin. Gerekirse tüm yaz flörtleşin, kışın soğuk günlerine saklayın aşkınızı yaşamayı. Bir macera olarak görmeyin karşınızdaki kişiyi. Kapılmayın, kimsenin de size yok yere kapılmasına izin vermeyin. Cıvık cıvık pozlar çizip, milletin (benim gibilerin) ağzına sakız olmayın. Bu yaz anlam bulsun artık "sevmek"  - "aşk" denilen kavramlar. Yarın için planınız yoksa o kişi ile bugününüze alet etmeyin kimseyi.

Çok sevin, çokça sevilin inşallah..


29 Nisan 2016 Cuma

HAYIRDIR İNŞALLAH





Rüyanın bilinçaltı ile mutlaka bir bağlantısı var elbette. Ama ben o kadar abuk  sabuk saçma sapan rüyalar görüyorum ki ya bilinçaltımda ciddi anlamda bir sıkıntı var ya da sürekli üstüm açık bir şekilde uyuyorum. Çözemedim henüz. Uçan inekler mi dersiniz, uzayda piknik yapmak mı dersiniz, sevmediğim arkadaşlarımın derisini yüzüp lavaş arasında pişirip yemek mi dersiniz... Ne kadar saçma, mide bulandırıcı, trajikomik rüya varsa hepsi benim uykularımda saklı adeta. Olay böyle oldu mu bir arkadaşımın tavsiyesi ile rüyalarımı yazabileceğim bir defter edindim kendime bir süre önce. Eski yazılarımı okurken fark ettim ki enteresan bir  şekilde gerçekleşen rüyalarım var. Aptala malum olur derler ya, benimkisi de o hesap sanırım. Hazır müsaitken iki gece önce gördüğüm rüyayı defterime yazayım dedim. Baktım gereğinden fazla zamanım var. Sizinle de paylaşmak istedim rüyamı.

**************

Hayatı boyunca bir kez dahi olsun gelecekteki (tabii olursa) gelinliğini hayal etmemiş ve evliliğe uzak bir insan olarak rüyamda kendimi gelinlikler içerisinde gördüm. Makyajımın son rötuşları yapılırken bir yandan da fotoğrafçı eşliğinde fotoğraflar falan çekiliyoruz. Benim malum kız ekibi yine rüyamda da hazır bulunuyorlar. Anlamadığım konu; hadi sevdiklerim ( kanka grubundan olanlar ) yanımda olacaklar tabii de sevmediğim tüm kız arkadaşlarımda yanımda. Damadın gelmesini beklerken toplamışım tüm kızları eteklerimin etrafına fotoğrafçıya pozlar veriyoruz. Beyaz taşlı ayakkabılarım çok güzel olsa da bir yandan 15 cm. topuklu ayakkabılar ile tüm geceyi nasıl geçireceğimin kara kara derdine düşmüş olsamda, kimseye gerginliğimi belli etmeden bekar arkadaşlarımın isimlerini yazıyorum pabucumun altına. "Kız çirkin senin adını da yazalım, evde kalma sonra" diye sevmediğim tüm kızlara laf sokuyorum. Zaten sevmem o kızı, ne işi var benim en mutlu günümde yanımda? E madem öyle bari birazcık olayın tadını çıkarayım yerden yere vurayım alay edeyim ki yılların acısını çıkarayım derdindeyim.

Hastane koridorlarını andıran, soğuk - buz gibi karanlık bir ortamda buluyorum sonra kendimi. Düğün bitmiş herkes dağılmış, sadece aileden ve arkadaşlardan bir kaç kişi kalmış yanımızda. İğrenç bir yerde düğünümün olduğu umurumda dahi değil. Ben yinede mutluyum. Sevdiğim adam yanımda. Kızlar gelin çiçeğimi atmamı bekliyorlar. Tam o sırada hayatımı kabusa çeviren 1. kadın çıkıp geliyor yanıma. "Hemen o gelin çiçeğini bana vereceksin yoksa yüzünü yırtarım" diye çemkiriyor bana. Korkuyorum. "Al" diyorum, "Senin olsun.." Manyak mı nedir? Ondan sonra hayatımın içine eden 2. kadın çıkageliyor. Duvağımı istiyor. Bu sefer diğeri gelinliğimi, ayakkabılarımı derken kocama göz dikiyorlar. KOCAMA! Ben bir korkuyorum onu da benden alacaklar, daha muradıma bile erememişken dul kalacağım diye salma sümük ağlamaya başlıyorum ki adam kaçmaya başlıyor! O iki tane cadı kadını bir itiyorum... O gücümle, ikisi birden devriliyor yere. Adam kaçıyor ben adamı kovalıyorum. O koştukça ben depar atıyorum arkasından. Kucağıma topladığım gelinliğin ağırlığı bir yandan ayağımdaki lanet ayakkabılar bir yandan zorlaştırıyorken koşmamı, kocam olacak adam yavaş - yavaş gözle görünmeyecek kadar uzaklaşıp mesafeyi açıyor aramızda.  Adile Naşit'in Ah Nerede filminde  Tarık Akan'ın peşinden koşmasından bir farkımız yok o sırada. Bilmeyen biri görse film çekimi falan zanneder öyle bir durumdayız. "Gitme, kaçma sevdiceğim" derken ayağım kayıyor, ayak bileğim topuklu ayakkabının azizliğine uğruyor ve olduğum yere yapışıyorum. ( Nasıl bir acıdır bu. Nasıl yandı canım. Öyle ki bacaklarım kasılmış. Uyandığımda bile ayak bileğimin acıdığını hissettim! ) Bir bakıyorum adam kaybolmuş gitmiş. Ben yerde yatıyorum. Gelinliğimin etekleri çamur içerisinde. Şişen bileğime bakıyorum. Artık ayağımı çürütmüş olan ayakkabıları ayağımdan çıkarırken fark ediyorum ki o nisbet yapıp dalga geçip yazdığım isimlerin hepsi silinmiş ayakkabımın altından. Bir tek koskocaman kendi ismim yazıyor! Benim adım nasıl geldi oraya hiç bilmiyorum. O isimler nasıl silindi de benim adım kaldı!...

Rüyamda istemsizce dudaklarımı büzmüş bir şekilde uyurken annem uyandırdı beni. "İyi misin" diye. Allah razı olsun anacımdan. Biraz daha katlanacak gücüm yoktu o rüya mıdır kabus mudur belli olmayan, 7 saniye sürdüğü söylenen ama bana bir asır gibi gelen hayalden.

Şimdi açtım Yaşar'dan - Hayırdır İnşallah -  şarkısını dinliyorum. Bu rüyanın üzerine en iyi bu giderdi sanırım. Rüyalarınızın hayra çıkması dileğim ile. Sevgiyle kalın..

 

YAŞAR - HAYIRDIR İNŞALLAH

bir rüya gördüm,içinde sen 
beni terkedip gitmişsin,beni yok etmişsin
hayırdır inşallah...

dön diyorum dönmüyorsun
kal diyorum ağlyorsun
ne yaptığını bilmioyorsun
hayırdır inşallah
dön diyorum dönmüyorsun
kal diyorum gidiyorsun
bir karar bile vermiyorsun
hayırdır inşallah

bu rüya nerden çıktı geldi sahi
aradan kaç yıl geçti yoktun hani
seni çok özlemişim görmeyeli
hayırdır inşallah
bu kaçıncı ayrılık ayrılık hali 
aşkımız şarkılarda hayat fani
terler içinde kaldım uyandım ani
hayırdır inşallah...



Posted via Blogaway


27 Nisan 2016 Çarşamba

BEN KİMİM? BEN NEREDEYİM?



İnsan dönem- dönem sorguya çekmeli kendini. Hayatta nerede durduğunu, kimlerle bu yolda yürüdüğünü ne için bu kirli dünyanın yükünü sırtlandığını sormalı kendine. Bende yaparım bunu elbet. Yalnız pek belli etmem kendimle olan çatışmalarımı. Sorguya çekerim kendimi sık sık ama sorgusuz yaşarım hayatımı. En azından öyle görünmeye çalışırım. Gamsız olmayı beceremem ama gamsız gibi davranıyor olmaktan iyi anlarım. Onu da pek beceremem ya. Yine de elimden geleni yaparım düşüncelerimi saklamak için.

Dağınık bir kafam var benim. Hiçbir zaman doğru yerde doğru şeyi düşünemedim. Fikrin ne ise zikrinde odur ya hani. Doğru yerde doğru şeyi düşünemeyince bulunduğu yerde doğru şekilde davranamıyor insan. Cenazede güldüğümü bilirim, mutlu günlerde hıçkıra hıçkıra ağladığımı mesela. Belki de duygu durum bozukluğundan kaynaklı bir vaziyettir benimkisi. Bu çok ciddi bir hastalık aslında.

İnsan birçok şeyi aynı anda düşünüp, birden fazla olayla aynı anda savaşınca ister istemez kapılıyor bu duyguya. Yüz tane tilki dolanıyor kafamda, bin tane EŞEK ile aynı anda savaş veriyorum içimde, düşünmem gereken, yanında olmam gereken o kadar fazla insan var ki. Ve yapmam gereken boyumdan fazla onca iş… Gencim güzelim nutukları bir yere kadar. Havam kime anlamadım ki. Ne ara bu kadar kendi kendimi gaza getirdim ben? Neden bu kadar fazla yükü üstlenme çabasına giriyorsam. Sanki madalya takacaklar boynuma. Nobel’e aday gösterecekler, kupa verecekler sanki. Bu kadar parçalanma, bu kadar koşuşturma neden?

Sanırım bu hayattaki değerlerimin sayamayacağım kadar çok olmasından dolayı böyle. Allah’ıma şükürler olsun ki mükemmel bir anne- babam var. Dost diye sırtımı yaslayacağım gözümün arkada kalmayacağı birçok dostum var. Her anımı doyumsuz kılan, nefesimi kesen bir sevdiğim var birde. Hepsinden ziyade hayallerim var. Sonsuz hayallerim. Hedeflerim. Bu hayatta var olmama sebebiyet veren sayılı insan ve sonsuz nedenlerim var.

Durum böyle olunca yetişmek zor oluyor işte tüm bunlara. Aynı anda birkaç yerde birden olmak istiyorum. Birçok kişiye aynı anda ulaşayım, hepsiyle tek- tek ilgileneyim, hepsine yeteyim, hepsiyle yetineyim istiyorum. Bu mümkün müdür diye soracak olursanız. Bende çok sorguladım bunu ama ne yazık ki mümkün olmadığını bizzat deneyimledim.

Ali’nin yanında Veli’yi düşününce eksik kalıyormuşsun Ali’ye. Ya da Fatma’nın yanında Ayşe’ye koşarsan Fatma uzaklaşıyormuş bir süre sonra senden. Kariyer yapayım derken doludizgin bir aşk yaşayamıyormuş insan. Mutfakta kek yaparken aynı anda banyoyu da yıkamak imkânsızmış bu arada. Kendimden örnek vereyim. Sevgilimle buluştum örneğin. Sürekli arkadaşlarımı anlatıp duruyorum. Daha sonra arkadaşlarımla buluşuyorum. Bu sefer sevgilimi anlatıp duruyorum. Teyzemle oturup sohbet ederken aklım hep halamda. Halamın yanında ise hep teyzemi düşünüyorum. Ofiste çalışırken –tabi çalışabiliyorsam- devamlı gezeyim tozayım, alışveriş yapayım derdindeyim. O vakit geldiği zaman ise ofiste işler bekliyor ben en iyisi mi gidip çalışayım diye kendimi yiyip bitiriyorum. Bazen diyorum ki; “Keşke dümdüz bir hayatım olsa. Az insan, az eşya çokça da huzur yanına.” Bir zaman geçtikten sonra hemen vazgeçiyorum bu düşüncemden tabii. Kalabalık bir hayatın bana getirdiği zorluklar yanında benliğime kattığı çok fazla şey var çünkü.   Bir dönem bunun maymun iştahlılık olduğunu düşündüm durdum. Ama sonra fark ettim ki bu yetememekten kaynaklı bir durum.  Herkese ve her şeye yettiğin zaman bir sorun olmuyor da bunun tam aksi olduğunda yaşadığın eksiklik durumu insanı hep aynı bilinmezliğe sürüklüyor çünkü. Ben kimin? Ben neredeyim? Benim burada ne işim var?..