Bu Blogda Ara

4 Aralık 2016 Pazar

Düşünüyorum. Öyle ise Yokum !

Bizi diğer canlılardan ayıran en büyük özelliğimiz neydi? Düşünebiliyor olmamız mı? Öyleyse ben bir kaktüs olmak isterdim cam kenarında sulanmayı unutulan. Ya da soğukta araba tekerinin altında kardan, yağmurdan kendini korumaya çalışan bir kedi yavrusu. Eminim ki daha az yanardı canım şimdikinden. Düşündükçe sızlayan yaralarıma yenik düşüyorum çünkü. Sürekli bilinmezliklere sürüklüyorum kendimi. Bin bir tane acaba var yüreğimde. Hata aramaktan, geçmişi sorgulamaktan, düştüğüm derin kuyuların karanlıkları ile var olmaktan yoruldum artık.
İnsan sırf düşünmemek için deli gibi yorar mı kendini. Düşünmeye engel olmak için yıpratır mı bedenini. İnsan hiç yok olmak ister mi sorarım size? Ben istiyorum. Engel olamadığım geçmiş düşüncelerim için canımı kancalara takıyorum her gün. Düşünmemek istiyorum çünkü. Bir daha asla açmamak o eski defterleri. Düşünüp iki damla daha gözyaşı dökmemek için.
Birini seviyorsun. Benimsiyorsun. Teni senin tenin, kokusu umudun, gözleri yarınların oluyor. Kendini bir zindana hapsediyorsun ve bir çift cam oluyor karanlığına onun sevgisi. Bedeller ödüyorsun beraber olabilmek için. Yeri geliyor aileni alıyorsun karşına, yeri geliyor dostum dediğin kişiyi siliyorsun tek kalemde. Ardına bakmadan koyuveriyorsun gençliğini önüne. Değer olarak gördüğün her ne varsa güvenip teslim ediyorsun ona. Bazen yalan olduğunu bile bile inanıyorsun iki güzel söze. Bazen de doğruları susturup yalan söylesin istiyorsun sana. Yeter ki kirlenmesin sevgin, gitmesin yanından diye. Ve gün gelip gerçeklerle yüzleşmen gerektiğinde ise utanıyorsun ve kaçıyorsun işte tüm kurmacalardan. Benim gibi…
Hayatım bu kadar güzel bu kadar yolunda giderken yine bir serzeniş yaşıyorum içimde. Yine affedemediğim tüm gerçekler diziliyor vicdan merdivenlerime. Bir zamanlar deli gibi sevdiğim adamla en son ettiğimiz o büyük kavgayı düşünüyorum uzun uzun. Nasıl kendimi kaybettim, nasıl kriz geçirdim de o hastaneye kaldırıldım hala eksik zihnimde. Yediğim sakinleştiricilerden sonra uyuşan beynimi hatırlıyorum sadece. Gözlerimi tavana dikip gözümden akan iki damla yaş ile beraber “Bana Barış’ı getirin, benim ona ihtiyacım var sadece” diye mırıldandığımı anımsıyorum dün gibi. Neden buradayım, kim yüzünden bu haldeyim sorgusuna düşmeden sadece “Barış” diye ağladığım o hastane odasını unutamıyorum hala. Hem yaram hem merhemim dedikleri cinsten benimkisi. Ben seve seve koştum onunlayken tüm hatalarıma. Acımı tatlı, hatamı doğru gösterirdi bana gözleri. Ben razı geldiğim tüm kötü yaşanmışlıkların bedelini ödedim o kriz geçirdiğim odada.
Tam unuttum derken şimdilerde tekrar aklıma gelmesinden dolayı affedemiyorum yine kendimi. Ben içimde benden öte birini öldürdüm, değiştim tamamen. Bir yıl önceki kız çocuğunu toprağa hapsettim. Her anı sevgi dolu olan, umudunu da neşesini de hiç kaybetmeyen, sorgusuzca güvenebilen o kız yok oldu gitti içimde. Şuan aynaya baktığım zaman bambaşka birini görüyorum. Fiziği değişmiş, düşünceleri, hayatı, görünüşü hatta merhamet duygusu bile başkalaşmış biri… Artık bir çocuk değil de koskoca bir kadın gibi duruyorum ayakta. Ve işte zaman zaman eski halime acırken buluyorum kendimi. Hani diyorum şimdiki halim ile çıksam o eski Hilal’in karşısına. O hastane odasından içeriye girsem otursam eski çaresizliğimin başucuna. Silsem gözümden akan iki damla yaşı. Sustursam mırıldandığım o ismi. Saçlarımı okşasam o çocuk halimin. “Hepsi geçecek, boşuna yıpratıyorsun kendini, yapma…” desem. Kendi yaralarıma kendim çare olabilsem keşke. Şuan ne kadar güçlü isem geçmişimde o kadar güçsüzdüm çünkü. Ve düşündükçe o toyluk günlerimi yine durduramıyorum gözümden akan taneleri. Bu aralar sadece kendime merhamet eder, kendimi düşünür oldum yine.
 İşte sırf bu yüzden düşünmek istemiyorum geçmişi. Düşünüp anımsamak istemiyorum eskileri. Sadece önüme bakmak yarınımı kurmak istiyorum artık. Ya da dedim ya bir kaktüs olmak cam kenarına. Belki de tüm hafızamı kaybetmek basit bir film senaryosunda…
Düşüncelere daldığınız ve unutamadığınız tüm geçmişinizin güzel anılar bırakmış olabilmesi dileğim ile ve bir gün başka bir yazının başka bir satır arasında kendinizden bir ben bulabilmeniz umuduyla, hoşçakalın…

20 Kasım 2016 Pazar

Uzun Bir Aradan Sonra...



Heeeyyy!!  Merhaba, ben geldim.

Uzun zamandır uğrayamıyorum buralara, farkındayım. İşim gereği kışın oldukça fazla çalışıyorum. Kendimi unutacak kadar yoğun ve telaşlı oluyorum. Yaklaşık bir hatta bir buçuk aydır başımı kaşıyacak vakit bulamıyorum desem yeridir. Birde üzerine kilo vermeye karar verdim. Hem diyet serüvenim devam ederken hem de bu kadar yoğun çalışınca blogla arama ister istemez sıralı duvarlar örüldü.  Aslanlar kadar çalışıp bir kedi yavrusundan daha az yiyerek yaşamak pekte kolay olmuyor takdir edersiniz ki. Ama bu zaman zarfı içinde yine fazlasıyla yazacak şey biriktirdim kendime. Sezonu kapatıp, işlerimi hafiflettiğim zaman uzun uzun yazacağım size hepsini.

Aslında şöyle bir kırk kilo falan vermeyi bekliyordum size yazmak için ama dayanamadım. Evet, yukarıda da bahsettiğim üzere diyetteyim. Ve toplamda şimdilik on yedi kilo kadarcık küçüldüm. Nasıl oldu, neler yaptım, benim gibi bir pisboğaz nasıl oldu da kilo vermeye karar verdi bunları zaten maddeler halinde dizeceğim vakti geldiğinde. Ama benim sizlerle dertleşmem gereken daha başka konular var şu sıralar. Fiziksel değil de manevi şeyler…

İnsan kilo vermeye başlayınca ister istemez daha çok özen göstermeye başlıyor kendisine. Giyinmek, giyindiğini yakıştırmak istiyor. İşe giderken “bir jean bir de üzerine kazak olsun yeter “diyen ben, akşamdan “yarın acaba ne giysem” diye kafa patlatmalara başladım. Makyaj yapmaktan zerre kadar haz etmeyen biriyken bu aralar sabahın 07:00ında ayna karşısında eyeliner çekerken yakalıyorum kendimi.

Şimdi öyle abartmaya gerek yok, çok mu çok güzel biri değilim öyle. Hatta bana kalırsa hiç değilim. Ama bedenim küçülüp yüzüme iki boya sürünce de yüzüne bakılır biri olup çıkıyorum. Zaten ne demişler; “Çirkin Kadın Yoktur, Bakımsız Kadın Vardır!” Yalnız bu durumun sadece ben farkında değilim sanırım. Hayatım boyunca karşıma çıkmayan ne kadar kısmet varsa, bu sıralar peşimden gelir oldu. Kilolarımın içinde kaybolmam mıydı yani tek sorun? Anlamadım gitti. Haydi kısmetleri bir tarafa savurup atıyorum bu seferde çevremdeki dost – ahbap takımı kafayı benimle bozdu. Annem bile durup durup “Konuştuğun kimse yok mu senin, sen evlenmeyecek misin?” diye baskı uygular oldu. İnsanların benim adıma kısmet arayışlarından, kısmetlerimin de benim adıma gelecek planları yapmasından iğrenti geldi şu sıralar. Geçen gün bir arkadaşımla kahve içiyoruz ve tepkisi şu; “Taş kalpli misin kızım sen, hiç mi hayatımda biri olsun istemez bir insan?”…İster efendim ister de her şeyin bir yolu, adabı var. Ben bir şey sırf olmuş olsun diye istemiyorum ki hayatımda! Bazılarına göre bu durumun benim gururumu okşaması gerekirken şunu fark ettim ki sadece inceden inceye kırılıyorum ben. Her halimle ben yine aynı benim çünkü. Beni olduğum gibi kabul etmeyen herkes bir miktar gurur kırıklığına neden oluyor bende.

Ben giydiğim eteğin yırtmacından, sürdüğüm boyanın, parfümün havasından, dekoltemin derinliğinden etkilenen birini istemiyorum ki karşımda. Ben üzerimde seksi geceliğim yerine çoraplarımı pijamamın içine sıkıştırıp dev gözlüklerim suratıma yapışmış halde elimde kitabımla yatağıma girdiğimde de yanımda uyumak isteyecek bir adamı bekliyorum. Ben kimsenin kolunda kukla gibi taşınmak istemiyorum. Sohbetimi seven, beni her halimle kabul edecek, düşüncelerime ve sevgime değer verecek birini istiyorum. Geciken kredi taksitimden tutunda ailevi problemlerime kadar çekinmeden rahatça anlatabileceğim bir eş arıyorum. Tüm bir Pazar günümü sevdiğim adama yemek yaparak geçirmek istiyorum mesela, görmediğim her saniye deliler gibi özleyeceğim birine hasret duyuyorum. Ben yeniden aşık olmak ve birine güvenmek istiyorum sadece.

İnsan bir kere bir darbe aldı mı ya da sıfıra yakın denecek kadar tüketti mi tüm güzel ve çirkin duyguları, yeniden bazı şeylere başlamak kolay olmuyor ne yazık ki. Blogumu okuyan ve takip edenler benim bu konuda ne kadar bahtsız şeyler yaşadığımı zaten iyi bilirler. O yüzden kendime de bir başkasına da öyle kolay kolay bir şans sunamıyorum maalesef. Doğru adımlarla, doğru yolda, doğru kişi ile yürümek istiyorum yarınıma. Tabii ki bende istiyorum incelen belimi kavrayan bir adam olsun hayatımda. Ama inceldiği yerden kopar ya duygular, bir türlü cesaret edemiyorum bende bu yeniliklere.

Hayatımın ikinci evresi diye değerlendirdiğim bu dönemde, Barış’tan sonra sadece kendime değer verir, kendimi sever oldum. Verdiğim kilo da kendime, aldığım eğitim de, gördüklerimde, öğrendiklerimde…  Kimse için yaprak kıpırdamaz oldu içimde.

Tabii ki bunlar bir daha kimseyi sevmeyeceğim anlamına gelmiyor. “Onunla olmadı onsuzda olmaz”  gibi beylik cümleler kurmuyorum hiçbir zaman. Yaşım daha 24. Ömrümün daha ilkbaharındayım. Yarınlarım güzel, inanıyorum. Benim sadece anlık bir deli cesaretine ihtiyacım var, bir de karşımda sapasağlam duracak bir adama…


Hayatınızdan eksilen tek şey fazla kilolarınız olsun. Tekrar görüşmek üzere…


6 Kasım 2016 Pazar

Gecenin Sensiz Tarafı



Yatağımın sen tarafı soğuk yine.
Bir nefes arıyorum baş ucumda, yoksun.
İçimde bir çığlık, sabah ola hayrola dercesine,
Sen benim en büyük umudumsun.

Sen dolu gecelerimi özlüyorum sık sık...
Başımı yine omzuna yaslamak, sımsıkı.
Yazıpta gönderemediğim mektuplar var sana
Bir ucu yanık, bir ucu yırtık.
Ben hepsini birgün gözlerine okumak istiyorum.

Gelsen şimdi, çalsa yine bizim şarkımız.
Unutsak tüm öfkeleri, nefreti, kini...
Dolansa yine kolların belimin en ucuna.
Yeniden sevsek, kalmasa yerde kanımız.

Seninle olan hayaller bile güzel, yarına kurulan.
Uykudan daha kıymetli, ekmekten daha değerli.
Varsın bu gecede yokluğuna ağlayayım.
Mecnun bile kavuşmuş mu ki leylasına,
Ben sana kavuşayım?


13 Ekim 2016 Perşembe

İlahi Adalet Diye Bir Şey Var !

Geçtiğimiz günlerde başıma üzücü bir olay geldi. Bir anlık dalgınlığımdan faydalanan üç tane Allah’ın cezası kadın cüzdanımı çaldılar. Yüklüce bir param, kartlarım, ehliyetim, kimliğim ve cüzdanımın bir köşesinde sakladığım manevi değerlerimin hepsi gitti. Yaklaşık bir üç gün kadar ağır depresyona girdim. Maddi ve manevi ağır hasarlar bıraktı bünyemde. Ne kadar dövünüp üzülsem de giden geri gelmedi neticede. Sonra oturdum düşündüm uzun uzadıya. Acaba bir yerde bir yanlış yaptım da bu mu çıktı benden diye. Çok şükür haram para girmedi cebime şu yaşıma kadar. Kimsenin parasında pulunda da gözüm yoktur ama belki de bir hata işlemişimdir de ondan gelmiştir başıma bu yaşadığım talihsiz olay.
Ne zaman başıma kötü bir şey gelse oturup istişaresini yaparım olayın. Kendimde hatalar ararım ki ileride aynı şeyi bir daha yaşamayayım diye. Bunu yapmayan her insanda eksiktir biraz benim için. Çünkü insan farkında olmadan bir kötülüğe düşüyorsa bu hatadır elbet ama hatalar tekrarlandığı zaman bu yanlışa girer artık. Hele bir de bile isteye atıyorsan kendini hatalara, bu hata değil yanlışın en büyüğüdür. Birinin canını yakarsan, malına el koyarsan, çalarsan, karşındaki kişiyi mutsuzluğun içine atıp kazık dolu sandalyelere oturtup karşına geçip birde hoppala oynarsan gün gelir o kazıkla sen baş başa kalırsın. Yaptığın her ne var ise misli ile çıkar senden.
Bakınız magazin dünyasına; Demet Şener – İbrahim Kutluay çifti. Zavallı Demet Akalın’a beş albümlük acı yaşattılar. Kadıncağızın gelinliği dahi hazırken, beyazlarını karaya çevirdiler. Yıktılar güzel hayallerini. İhanetin en babasını yaşattılar. Sanki yıktıkları mutluluğun en azılı katilleri değillermiş gibi, sanki bir insanı kandırmamış-aldatmamışlar gibi yıllarca örnek çift numarası çevirdiler. Bol bol –mutluyuz- röportajları verip, örnek aile palavraları sıktılar hepimize. Eeee, ne oldu peki sonunda? Yıllardır kaf dağında gezen o burunları düştü elbet. Demet Şener çıktı açıklama yaptı, yıllardır aldatılıyorum diye bülten verdi basına. Peki şaşırdık mı? Şaşırmadık! Evlilik arefesinde olan bir adamın nişanlısını aldatmasına şaşırmıyorsak, aynı adamın bir gün eşini de aldatması çokta şok etkisi yaratacak bir olay değildi sonuçta.
Tabii birde bunun bir örneği; Brad Pitt – Angelina Jolie çifti var. Koskoca Jennifer Aniston’u kepaze ettiler. Kadının gururunu ayaklar altına alıp şaraplık üzüm gibi ezdiler. Tüm dünyaya “biz aşığız” diye bas bas bağırdılar birde. Herkes unuttu zamanla Jennifer’ın uğradığı ihaneti. Herkes imrendi, özendi Brangeline çiftine. Onlar gibi olmak istedi tüm millet. Dünyaca ünlü “örnek” çift oldular adeta. Gelin görün ki onlarda sonsuz mutluluğa erişemediler. Jennifer Aniston türk olsaydı eminim bu evrede bol bol Demet Akalın şarkıları dinlerdi.
İşin özü bizi yine bir atasözümüz tamamlıyor bu noktada; Ne Ekersen Onu Biçersin! Kimsenin yaptığı yanına kalmıyor çok şükür. Er ya da geç çıkıyor acısı misli ile. Bir vuruyorsun, bin yıkılıyorsun. Sevgili Demet Akalın’ın da bir şarkısında dediği gibi; yarına kalsa da yanına kalmıyor. Acı dönüp geliyor, karmasına takılıyor. Eyyy ilahi adalet! Ne yüce şeysin sen öyle.
O yüzden bende diyorum ki; kim bana ne yaşatır, ne yaparsa Rabbim ona bin mislini versin. İyiliğinde, kötülüğünde…

Kötü insanlardan uzak olabilmeniz dileğim ile, sevgi ile kalın. Bu yazıyı okuyan kişi kalp ben.

2 Ekim 2016 Pazar

Bu Pazar Niye Gelmedin?

Yine bir Pazar, yine bir hüsran avuçlarımda,
Ben bekledim, sen gelmedin.
Üzüntülerime yetişemez oldu haftasonları.
Bu sabah umudum vardı halbuki.
Sabahın körü dilimledim sıcacık ekmekleri.
Ev yapımı reçeli döktüm tabağa, taptaze.
Umutla gülümsedim aynada saçımı tararken.
Az önce pişti yumurtalar,senin sevdiğin gibi.
Gazeteler baş kösede, masanın yanında.
Bulmacaları sakladım kahvaltı sonrasına.
Dünden çektirdiğim kahve kokusu sardı mutfak dolaplarımı.
Şekersiz içersin, unutmadım onuda.
Kayan halı kenarını bile düzelttim,
Geldiğinde herşey kusursuz olsun diye aslında.
Tek lokma yemedim,bekledim uzun uzadıya.
Aldırmadım ikindi vakti olmasını bile, belki gelirsin diye.
Olmadı ısıtırım dedim yumurtaları, tazeden demlerim yeniden çayını.
Hiçbir şey zor görünmez ki gözüme,
Yanımda sen olunca.
Sandalye sırtına devrilmiş başım, uyumuşum sonra.
Zamanın geçtiğinin değilim farkında.
Ben tüm gün bekledim seni,
Uyandığım bir pazar sabahında.
Ömürden bir gün daha geçti,sen olmadın yanımda.
Sahi, bu sefer neden gelmedin?


20 Eylül 2016 Salı

Aşka Dair İşler

Ararsan bulamazsın aşkı. "Ben aşık olacağım" diye yırtınırsan tövbe çarpmaz kalbin bir başkası için. Düşünmeyeceksin. Suya bırakacaksın gidecek, o nasıl olsa bir yolunu buluyor, nasıl olsa bir kıyıda dinleniyor sen farkında olmadan.

Yorucu bir üç yıl var ardımda. Anılarla ve yaşanmışlıklarla doluyum. Bunların karşılığında güzel geçirdiğim bir yaz ayım var birde. Dinlenmiş, ruhen detoksa girmiş, arınmış hissediyorum kendimi. Yalnız bir şey fark ettim son dönemlerde kendimde. Sürekli bir sevmek dürtüsü var içimde. Son zamanlarda kaç kez "Aşık oldum galiba", ya da "Bu sefer aşık olmuş olabilir miyim acaba" diye sordum kendime, hatırlamıyorum bile.

İnsan bir yere kadar sevilmeden yaşayabiliyor ama sevmeden yaşamak imkansız gibi bir şey sanırım. En azından benim için öyle. Ekmek gibi, su gibi. Sevmeliyim, kalbim mutlaka çarpmalı biri için. O heyecan hiç bitmemeli bende, damarlarımda dolaşan kan sürekli kıpır kıpır olmalı gibi. Durum böyle olunca da işte en ufak bir kıvılcımda sürüklemek istiyorum kendimi karşı cinse.

Ama bu sefer akıllandım. Artık olup olmadık sermiyorum sevgimi kimsenin önüne. Pazar malı değil ki sonuçta benim kalbim. Her insan kendisi için vazgeçilmez, herkes kendine göre değerli. Bende öyleyim tabii. Artık karşıma çıkan ilk adama; "Al bu benim kalbim, bunlarda sevgim. Tepe tepe kullan." demiyorum. İlla sevmek duygusu mu aşerdim, kendimi seviyorum. Kendime değer veriyorum. En azından geleceğe yatırım yapmış gibi hissediyorum kendimi böyle olduğunda.

Zaten bakacak olursanız, birine ayıracak zamanımda yok öyle. İşten çıkıp yorgun argın ders mi çalışayım, kendime mi zaman ayırayım, dostlarımla - ailemle mi vakit geçireyim telaşesine yetişemiyorken birine apayrı ayıracak bir zaman dilimine sahip değilim. O yüzden en mantıklısı "hayırlısı" deyip, kendimi - kendimle baş başa bırakmak bu aralar...

Gelecekteki Sevgiliye Bir Kaç Satır;

İnanıyorum. Gün gelecek ve ben farkında olmadan karşılaşacağım seninle. Bir akşam üzeri uzun uzun kitaplar okuyacağız seninle. Ellerimle yemekler yapacağım sana. Hafif çiseleyen yağmurun altında yürüyüşe çıkacağız kol kola. Hayatın takıldığım bir noktasında senin tecrübelerinle ilerleyeceğim yoluma ve sen benim fikirlerime daima önem vereceksin. Sabahlara kadar eğleneceğiz yeri gelecek. Bazen de başım omzunda dinleneceğim günün ortasında. "Seni seviyorum" dememe gerek kalmayacak, anlayacaksın halimden. Sonsuz güveneceğiz birbirimize. Farkında olmadan tanıyacağız birbirimizi. Günün sonunda işten çıkışımız ortak dost meclislerimizin sofralarında son bulacak. Ben en çok hangi yemeği sevdiğini bileceğim, sen nelere karşı alerjim olduğunu, birbirimizin en sevdiği rengi, müzik zevklerimizi, korkularımızı ve telaşlarımızı öğreneceğiz zamanla. Farkında olmadan karışacağız birbirimize ve bir bütün olacağız seninle.

O gün gelecek, inanıyorum. Ve büyük bir özlemle bekliyorum seni. Şu sıralar gelme, izin ver ben biraz daha toparlayayım kendimi. Ama çok fazla da gecikme olur mu? Hasretim sana. Şimdilik sadece hayallerimdesin, gelecekte el ele olacağız, biliyorum.

( Bu yazıyı okuyan güzel insan, sende aşksız kalma, emi ? )


5 Eylül 2016 Pazartesi

LAFIM ERKEK CİNSİNE !

Etrafta bir sürü balon olsun rengarenk. Muazzam bir yemek masası ve masanın tam ortasında ışıldayan şamdanlar. Kırmızı gül yaprakları serpiştirelim etrafına. Deniz manzarası olmadan olmaz tabii. Cam kenarına çekelim lütfen masayı da. Jilet gibi giyinsin beyefendi.  Hop açıversin avucunu aniden. Avuç içine tek taş bir pırlanta konduralım unutmadan da. Ve güveni sonsuz defa kırılmış, kalbi kırık, her şeyin en iyisi ve en kötüsünü birden yaşamış bir kız çizelim tam karşısına da. Ne olur dersiniz bu hikayenin sonu? Yakın mıdır acaba mutluluk yarından? Hiç sanmıyorum...
Güveni kırılmış, gururu incinmiş, her zorluğun üstesinden tek başına kalkmış bir kızı külkedisi masalları ile kandıramazsınız çünkü. Sahte ya da geçici prenses rollerine bürümek, bu insanlarda işe yaramaz. İki beden küçük gelir hayatlarına. Dünya'nın en kolay ama aynı zamanda da en zor işidir onları ikna etmek. Olabildiğine doğal ve olabildiğine alsız pulsuz olması gerekir vaatlerinizin. Bir kere bir darbe aldı mı dişi cinsi, bir kere ayakları yerden 50 metre havalanıp sonra yere tökezledi mi, bir daha kolay kolay yükselmez yerden. Tabii topuklu ayakkabılarını giymesi dışında. Her adam biraz sahte, her mükemmel aşk biraz acizdir onların gözünde. Bilirler çünkü "mutlu aşk" diye bir kavram olmadığını. Aşk; bile bile mutsuzluktur onların kitabında.
En iyisi mi siz kendiniz olun böyle biri ile beraber olmak istediğinizde. Ya da aşırı şaşalı ve abartı kokan şeylerden uzak durup, sadeliği sunun onlara. Ne bileyim işte lame, dore değil de yeşil olsun sunduğunuz renk. Bol huzur içereninden hani. Ya da masadaki peçetenin kumaşının kızın giydiği elbisenin kumaşından daha pahalı olduğu yerlerde olmak yerine, sahilde olun o kişi ile el ele.  Gül yaprakları dökmeyin başından aşağıya da, işte beraber bir ağaç dikin doğaya. En önemlisi de "ölene dek seni seveceğim" gibi saçma bir cümle hatasına düşmeyin karşısında. Tabii gözden de aynı hız oranında düşmek istiyorsanız orası ayrı. Ama ilklerini iliklerine kadar tüketmiş bir kadın asla zıplamaz böyle ucuz numaralara.
Dedim ya kendiniz olun. Her erkeğin aklından geçen ilk şeyi söyleyin uzatmadan. Mesela; "Seninle birlikte olmak istiyorum ama yarına umudum yok seninle" gibi şeyler bile olabilir söyleyeceğiniz. Çünkü siz ne kadar güzel söz söylerseniz söyleyin kadın zaten anlar sizin gözlerinizden ne demek istediğinizi. Sadece kendini aptal yerine koyup, karşındaki erkeği ne kadar aptallaştıracağını merak eder kadın. Ne kadar sahte, ne kadar kendisi, ne kadar yalancı olduğunuzu görmek istediğinden bozmaz sizi sadece. Ve ne kadar çirkin olursa olsun düşünceleriniz, siz doğruyu söylediğiniz kadar yer edinmeyi becerebilirsiniz başından bir şeyler geçmiş kadının kalbinde.
Kadın ne istediğini bilir. Karşındakini izler. Ve ona göre size istediğinizi verir. Bu da benden nasihat olsun erkek cinsine; bırakın artık ıssız adam rollerini kesmeyi. Kokuşmuş, ucuz ve demode numaralarınızı sokuşturun ve bir daha çıkarmayın cebinizden ki oluru olan şeyleri de bozup batırıvermeyin.
Bu kadarı kafidir şimdilik.

Başka bir yazıda görüşmek dileği ile...