Bu Blogda Ara

20 Eylül 2016 Salı

Aşka Dair İşler

Ararsan bulamazsın aşkı. "Ben aşık olacağım" diye yırtınırsan tövbe çarpmaz kalbin bir başkası için. Düşünmeyeceksin. Suya bırakacaksın gidecek, o nasıl olsa bir yolunu buluyor, nasıl olsa bir kıyıda dinleniyor sen farkında olmadan.

Yorucu bir üç yıl var ardımda. Anılarla ve yaşanmışlıklarla doluyum. Bunların karşılığında güzel geçirdiğim bir yaz ayım var birde. Dinlenmiş, ruhen detoksa girmiş, arınmış hissediyorum kendimi. Yalnız bir şey fark ettim son dönemlerde kendimde. Sürekli bir sevmek dürtüsü var içimde. Son zamanlarda kaç kez "Aşık oldum galiba", ya da "Bu sefer aşık olmuş olabilir miyim acaba" diye sordum kendime, hatırlamıyorum bile.

İnsan bir yere kadar sevilmeden yaşayabiliyor ama sevmeden yaşamak imkansız gibi bir şey sanırım. En azından benim için öyle. Ekmek gibi, su gibi. Sevmeliyim, kalbim mutlaka çarpmalı biri için. O heyecan hiç bitmemeli bende, damarlarımda dolaşan kan sürekli kıpır kıpır olmalı gibi. Durum böyle olunca da işte en ufak bir kıvılcımda sürüklemek istiyorum kendimi karşı cinse.

Ama bu sefer akıllandım. Artık olup olmadık sermiyorum sevgimi kimsenin önüne. Pazar malı değil ki sonuçta benim kalbim. Her insan kendisi için vazgeçilmez, herkes kendine göre değerli. Bende öyleyim tabii. Artık karşıma çıkan ilk adama; "Al bu benim kalbim, bunlarda sevgim. Tepe tepe kullan." demiyorum. İlla sevmek duygusu mu aşerdim, kendimi seviyorum. Kendime değer veriyorum. En azından geleceğe yatırım yapmış gibi hissediyorum kendimi böyle olduğunda.

Zaten bakacak olursanız, birine ayıracak zamanımda yok öyle. İşten çıkıp yorgun argın ders mi çalışayım, kendime mi zaman ayırayım, dostlarımla - ailemle mi vakit geçireyim telaşesine yetişemiyorken birine apayrı ayıracak bir zaman dilimine sahip değilim. O yüzden en mantıklısı "hayırlısı" deyip, kendimi - kendimle baş başa bırakmak bu aralar...

Gelecekteki Sevgiliye Bir Kaç Satır;

İnanıyorum. Gün gelecek ve ben farkında olmadan karşılaşacağım seninle. Bir akşam üzeri uzun uzun kitaplar okuyacağız seninle. Ellerimle yemekler yapacağım sana. Hafif çiseleyen yağmurun altında yürüyüşe çıkacağız kol kola. Hayatın takıldığım bir noktasında senin tecrübelerinle ilerleyeceğim yoluma ve sen benim fikirlerime daima önem vereceksin. Sabahlara kadar eğleneceğiz yeri gelecek. Bazen de başım omzunda dinleneceğim günün ortasında. "Seni seviyorum" dememe gerek kalmayacak, anlayacaksın halimden. Sonsuz güveneceğiz birbirimize. Farkında olmadan tanıyacağız birbirimizi. Günün sonunda işten çıkışımız ortak dost meclislerimizin sofralarında son bulacak. Ben en çok hangi yemeği sevdiğini bileceğim, sen nelere karşı alerjim olduğunu, birbirimizin en sevdiği rengi, müzik zevklerimizi, korkularımızı ve telaşlarımızı öğreneceğiz zamanla. Farkında olmadan karışacağız birbirimize ve bir bütün olacağız seninle.

O gün gelecek, inanıyorum. Ve büyük bir özlemle bekliyorum seni. Şu sıralar gelme, izin ver ben biraz daha toparlayayım kendimi. Ama çok fazla da gecikme olur mu? Hasretim sana. Şimdilik sadece hayallerimdesin, gelecekte el ele olacağız, biliyorum.

( Bu yazıyı okuyan güzel insan, sende aşksız kalma, emi ? )


5 Eylül 2016 Pazartesi

LAFIM ERKEK CİNSİNE !

Etrafta bir sürü balon olsun rengarenk. Muazzam bir yemek masası ve masanın tam ortasında ışıldayan şamdanlar. Kırmızı gül yaprakları serpiştirelim etrafına. Deniz manzarası olmadan olmaz tabii. Cam kenarına çekelim lütfen masayı da. Jilet gibi giyinsin beyefendi.  Hop açıversin avucunu aniden. Avuç içine tek taş bir pırlanta konduralım unutmadan da. Ve güveni sonsuz defa kırılmış, kalbi kırık, her şeyin en iyisi ve en kötüsünü birden yaşamış bir kız çizelim tam karşısına da. Ne olur dersiniz bu hikayenin sonu? Yakın mıdır acaba mutluluk yarından? Hiç sanmıyorum...
Güveni kırılmış, gururu incinmiş, her zorluğun üstesinden tek başına kalkmış bir kızı külkedisi masalları ile kandıramazsınız çünkü. Sahte ya da geçici prenses rollerine bürümek, bu insanlarda işe yaramaz. İki beden küçük gelir hayatlarına. Dünya'nın en kolay ama aynı zamanda da en zor işidir onları ikna etmek. Olabildiğine doğal ve olabildiğine alsız pulsuz olması gerekir vaatlerinizin. Bir kere bir darbe aldı mı dişi cinsi, bir kere ayakları yerden 50 metre havalanıp sonra yere tökezledi mi, bir daha kolay kolay yükselmez yerden. Tabii topuklu ayakkabılarını giymesi dışında. Her adam biraz sahte, her mükemmel aşk biraz acizdir onların gözünde. Bilirler çünkü "mutlu aşk" diye bir kavram olmadığını. Aşk; bile bile mutsuzluktur onların kitabında.
En iyisi mi siz kendiniz olun böyle biri ile beraber olmak istediğinizde. Ya da aşırı şaşalı ve abartı kokan şeylerden uzak durup, sadeliği sunun onlara. Ne bileyim işte lame, dore değil de yeşil olsun sunduğunuz renk. Bol huzur içereninden hani. Ya da masadaki peçetenin kumaşının kızın giydiği elbisenin kumaşından daha pahalı olduğu yerlerde olmak yerine, sahilde olun o kişi ile el ele.  Gül yaprakları dökmeyin başından aşağıya da, işte beraber bir ağaç dikin doğaya. En önemlisi de "ölene dek seni seveceğim" gibi saçma bir cümle hatasına düşmeyin karşısında. Tabii gözden de aynı hız oranında düşmek istiyorsanız orası ayrı. Ama ilklerini iliklerine kadar tüketmiş bir kadın asla zıplamaz böyle ucuz numaralara.
Dedim ya kendiniz olun. Her erkeğin aklından geçen ilk şeyi söyleyin uzatmadan. Mesela; "Seninle birlikte olmak istiyorum ama yarına umudum yok seninle" gibi şeyler bile olabilir söyleyeceğiniz. Çünkü siz ne kadar güzel söz söylerseniz söyleyin kadın zaten anlar sizin gözlerinizden ne demek istediğinizi. Sadece kendini aptal yerine koyup, karşındaki erkeği ne kadar aptallaştıracağını merak eder kadın. Ne kadar sahte, ne kadar kendisi, ne kadar yalancı olduğunuzu görmek istediğinden bozmaz sizi sadece. Ve ne kadar çirkin olursa olsun düşünceleriniz, siz doğruyu söylediğiniz kadar yer edinmeyi becerebilirsiniz başından bir şeyler geçmiş kadının kalbinde.
Kadın ne istediğini bilir. Karşındakini izler. Ve ona göre size istediğinizi verir. Bu da benden nasihat olsun erkek cinsine; bırakın artık ıssız adam rollerini kesmeyi. Kokuşmuş, ucuz ve demode numaralarınızı sokuşturun ve bir daha çıkarmayın cebinizden ki oluru olan şeyleri de bozup batırıvermeyin.
Bu kadarı kafidir şimdilik.

Başka bir yazıda görüşmek dileği ile...


3 Eylül 2016 Cumartesi

DÖNDÜM BEN !

Takip edenler bilirler, blogu ilk açtığım zamanlar günde üç - beş defa yazdığım yazılar zamanla haftada iki - üçe düşmüş sonrada ayda iki tane yazsam kar sayılır duruma gelmişti. Bu zaman zarfında yaşadıklarımdan yıpranmış birde tekrar tekrar yazıya dökerek bunaltmak istememiştim içimi. Yalnız son günlerde ne olduğu bilinmez yine uzunca yazasım geliyor. Öyle ki saklamak yerine hissettiklerimi sizinle de paylaşmak, dökmek ister oldum içimi yeniden. 

Bazen yazmak değil de yaşamak ister insanın canı. Öyle bir dönemden geçtim bende. Belki de yazacaklarım tükendiği içindi verdiğim bu ara. Ama o kadar güzel duygular sığdırdım, tecrübeler edindim ki bu dönem içerisinde, şimdi yeniden "yazmak vakti" gibi hissediyorum. Bu blogun en güzel yanı kendimi yalnız hissettiğim anda beni takip eden ve okuyan kişilerin var olduğunu bilmek sanırım. O yüzden ne zaman dertleşmeye ihtiyaç duysam, ne zaman bir şeyler geçse hayatımdan ya da hayatın bir dönemecinden geçsem ben, burada sizlerle konuşurken buluyorum kendimi. Yazmak değil bu benim için, konuşmak ve içimi dökmek sadece. O yüzden neler olmuş hayatımda, gelin beraber bakalım isterseniz.

İYİLEŞİYORUM DEĞİL İYİLEŞTİM BEN.

Hayatımın en zorlu ama en güzel, deli dolu zamanlarıydı 2015. Birini sevdim. Bir daha kimseyi sevmeyecekmişim gibi tüm sevgimi vererek, kendimden, gençliğimden ödün vererek sevdim hem de. Gelin görün ki olmadı. Yürütemedik, beceremedik bir bütün olmayı. Ona soracak olursanız eminim ki elinden gelen her şeyi yapmıştır da benim hatalarımdan dolayıdır böyle oluşumuz. Bana soracak olursanız da tabii ki ben haklıyım. Ama hayat haklıya ya da haksıza değil de kazanan ve kaybedene bakıyor sadece. Biz kaybettik. 2016'nın Şubat'ı, sevgililerin en güzel ayında kopardık bağlarımızı. Aylarca didindik durduk ama yine de kavga - dövüşün ötesine geçemedik birbirimize karşı. Çok suçladım, kızdım, sinirlendim, cezalandıracağım diye olur olmaz hatalar işledim, dilime hakim olamadım kötü konuştum, beddua ettim yeri geldi. O belki hayatına geri dönebildi yeniden başlayabildi de ben uzunca bir süre ben olamadım yeniden. Çok ağladım çok yıprattım kendimi. 

Hayat beni büyük bir dönüm noktasına getirdi sonra. Ya salı verecektim kendimi olmaz uçurumlardan aşağıya ya da silkelenip kendime gelecektim. Ve ne mutlu ki yeniden "ben" olabilmeyi seçtim hatalar içerisinden. Öyle pattadanak  kendine gelemiyor insan bu arada. Onu da peşin peşin söyleyeyim. Kaç blog yazımda yazmışımdır hatırlamıyorum bile. Hayatıma koymaya çalıştığım kurallarımı, artık değiştim edebiyatlarını kaç kez sıktım sizlere kim bilir. Yalan değildi hiç biri. Hepsi yapmak istediğim ama yapamadığım şeylerdi. Yani ben sizi değil de en çok kendimi kandırdım o yazılarda. Tam bir adım atacak oldum yere düştüm, bir adım daha derken çelme yedim bileklerimden, bir adım daha bu sefer muz kabuğuna bastım yere düştüm tekrardan. Ama hiç bir zaman pes etmedim. Bir süre sonra fark ettim ki her düşüşümde bir öncekinden daha hızlı ve güçlü kalkıyorum yerimden. Ve bunun farkına vardıktan sonra da bir bir açılır oldu tüm yollar önüme.

Öncelikle oluru olan şeylere yürümedim de olmazlarımdan başladım hayatımı düzeltmek için. "Hayatta yapmam" dediğim her ne var ise tek tek üstünü çizip çıkartıp attım hayatımdan. Mesela yüzmeyi öğrendim ben bu sene. Yıllarca sudan ödü koptuğu için deniz - kum - güneş üçlüsüne yanaşmadan yaz sıcağının tepesinde kültür turlarına çıkan ben bu sene suya bıraktım kendimi. Gerçi alışması pek bir kolay olmadı ama zamanla su aktı yolunu buldu bir şekilde. Yazın başında ayakları suya deyince "Yetişiiiiin boğuluyorum beeeeen" diye bağıran kız Ağustos sonunda yerini balık gibi yüzen birine bıraktı sanki. Daha sonra bir olmaz dediğim şeye daha el atayım dedim ve dolabımda beklettiğim, kilo almaya başladıktan sonra giyemediğim etiketi üzerinde şortlarıma ve eteklerime geldi sıra. Haziran sonuna doğru ilk mini etekle sokağa çıkışımı hatırladıkça gülüyorum hala. "Herkes bana bakıyor" diye oturup üç - beş saat ağlamışımdır herhalde. Sonra nasıl oldu bilinmez alıştım yeniden cicili bicili giyinmeye. Vardır bazen insanların böyle güven eksiklikleri. Benimde oldukça fazlaydı bu konuda. Yıllarca giymediğim ne varsa hepsini giydim, gezdim güzelce. "Öldürseler önü açık ayakkabı giymem" diyen ben tüm yazı, sandaletlerle, parmak arası terliklerle geçirdim diyebilirim. Ohhh.. İyi ki de yapmışım hepsini.

Para biriktirmeyi öğrendim sonra. Yıllarca har vurup harman savuran ben, kredi kartı limiti her zaman %100 dolu olan ben, alışverişe çıktığı zaman eve dönüş yolunda taksi parası dışında para bırakmadan harcama yapan ben sonunda bir dur demeyi öğretebildim kendime. Daha sonra "Eğitim şart!" dedim ve tüm tembelliklerimi bir kenara bırakıp istediğim Radyo - Televizyon bölümünü kazandım. Yeniden okullu oldum anlayacağınız. Spora yazıldım, yeni kurslara gittim, yemek yapmayı öğrendim. Güzelce bir tatil yaptım. Üç hafta boyunca yepyeni yerler gördüm, farklı iklimlerin havalarını soludum, farklı kıyıların sularında yüzdüm, bambaşka hayat hikayeleri dinleyip farklı insanlarla tanıştım. Yeniden dost olmayı, arkadaş edinmeyi, topluma karışmayı başardım.

 

Ve tekrar işime ve evime döndüğümde gözlerimin bir başka parladığını fark ettim. Ben tüm zehrimi atmıştım farkında olmadan.Kendimi uçurumlardan atmak yerine yeni yokuşlara çıkmayı başarmıştım.  O çok sevdiğimi zannettiğim adamın sadece bir alışkanlıktan ibaret olduğunu, kimseyi kendimden çok sevmediğimi, onca saçma sapan şeyi hem ona hem kendime boşu boşuna yaşattığımı, kendimi aylarca yok yere üzdüğümü ve hayatın gerçekten çok güzel olduğunu anladım. Zihnimi, bedenimi, duygularımı arındırdım tüm kötülüklerden. Dinlendim ve özüme döndüm ben. O kadar çaba gösterirken olmamıştı ama çabalamayı bırakıp akışına bırakınca iyileşmiştim ben...

Kimseye öfkem yok, kimseye kızgın değilim, kimseyi çok seviyor ya da hiç sevmiyor değilim artık. Geçmişteki tüm kötülükleri unuttum. Sanki hiç aşık olmamış, hiç ağlamamış, hiç canı yanmamış gibiyim ben. Önümde kocaman bir ömür, deli dolu bir gençlik var şimdi. Hiç yaşamamış gibi yaşamak istiyorum yeniden her şeyi. Aşık olmak, dost olmak, sırdaş, kardeş, abla, öğrenci... olmak istiyorum yeniden. Sanki ilk defa gibi... Sanki ben yeniden doğmuşum gibi.

 

Not: Sanırım YENİDEN aşık oldum. Bir kaç gün daha bekleyeyim eğer bu saçma duygunun etkisinden kurtulamaz isem mutlaka paylaşacağım sizinle.

Sevgi ile kalın..

 


1 Eylül 2016 Perşembe

Hoşgeldin Sonbahar

Bugün bir farklı uyandığımı hissettim. İki yıl önce taşınıp bir türlü benimseyemediğim, sevemediğim semtimin sokaklarını bile sevdim işe gidiş yolunda. Havada ayrı bir büyü vardı sanki bugün. Ne bunaltıcı bir İstanbul sıcağı ne de soğuktan dişlerini titrettiğin bir hava. Hafiften kollarımda hissettiğim serinlik hissi bile çok güzeldi. Ayılmak için içtiğim bir bardak sıcak çayın buğusuna kapılıp nedensizce gülümsedim durdum sabahın köründe. "Bugün güzel geçecek" diye söz verdim kendime sonra. Ama bu denlisini tahmin bile edemezdim açıkçası.

Öğlen saatlerine kadar hallettiğim işlerimin arasına bir kahve molası sıkıştırmaya karar vermiştim ki tam bu sırada güzelleşmeye başladı aslında günüm. Uzun zamandır görüşmek istediğim ama bir türlü fırsat yaratıp görüşemediğim bir arkadaşımla buluştuk kahve masasında. Konu konuyu açtı, sohbet sırları döktü ortaya. Hani ne zaman bunalıp - daralsam buraya döküyorum ya içimi, ilk defa birine döktüm bu kadar kendimi. Biri ile hele ki ilk defa yüz yüze görüştüğüm biri ile asla bu kadar açık oynadığımı hatırlamıyorum kartlarımı daha önce. Nasıl oldu bilinmez -kırk yıldır tanıyor gibi- bir his oluştu içimde. Utanmadım, sıkılmadım sohbetinden, kasmadım kendimi, bir başkası gibi değil de kendim gibi oldum yanında. Ve ilk defa kulak verdim birinin sözlerine. Anlattıkları, yaşadıkları o kadar hayatın gerçeklerinden ve içtendi ki ilk defa uyasım geldi birinin nasihatlerine. Ne yalan söyleyeyim on saat oturup konuşalım dese kalkmazdım o masadan kolay kolay. Son iki saattir konuştuklarımızı düşünüyorum. Doğruluk payı olduğuna inandığım fikirlerinin altını çizip, kendimi sorguya çekiyorum inandığım gerçekler konusunda. 

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, ne yazık ki insanın başka bir insana güveni yeşermiyor kolay kolay. Öyle kapılıp birine gidemiyorsun ardından. Çıkar ilişkisi dışında başka bir amaç gütmeyen onca insan arasında böyle güzel insanlarında olduğunu görüyor olmak mutluluk veriyor bana. Ben bugün bir dost edindim kendime. Ömrümün sonuna dek dertleşebileceğime inandığım bir dost. İlk görüşte aşkı bilmem ama ilk görüşte dost olabiliyormuş meğer insan.

Sonrasında peşin sıra geldi güzel haberler. Şimdi tek - tek yazıp nazar değdirmek istemiyorum kendime. Yanlış anlamayın beni ne olur, sizin için demiyorum asla. Ama bazen kendi kendini nazarlar ya insan, benimki de o misal.

Az önce fark ettim ki bugün 1 eylülü gösteriyor takvim yaprakları. Ve anladım ki o yüzden günümün güzel geçmesi bu denli. Baharları ayrı severim ben. İlkbaharda filizlenir yeniden umutlarım ve sonbaharda kitap kokuları eşliğinde kapılırım hayat telaşesine. O yüzden ayrı bir mutluluk var şu an içimde. Hafiften estirdiği rüzgarlarına sığındığım güzel mevsim. Hoş geldin sonbahar. Ne güzel geldin sen öyle. Fark etmedim bile. Ansızın kollarında buldum kenQdimi.  Ansızın yine umut doldu göğüs kafesime.

İyi ki geldin, hoş geldin...

Not: Kim bulup çıkarmış ise "İlkbaharda aşk başkadır" lafını gelsin birde sonbaharda yaşasın da aşkı ondan sonra göreyim ben onu!


29 Ağustos 2016 Pazartesi

YAZLARI KURAK VE SENSİZ

Biz hiç yaz görmedik seninle.
Bir söğüdün dibinde oturup,
Güneşin yaktığı tenimizi dinlendiremedik beraber.
Akşam esen hafif bir rüzgara kapılıp
Sevdiğimizi söyleyemedik delicesine.

Biz hiç yaz görmedik seninle.
Kızgın kumlardan serin sulara atamadık kavgalarımızı,
Papatya fallarına bakamadık sıcak bir temmuz akşamında.
Birbirimize susasak bile sarılamadık sımsıkı,
Gurur durdu hep yanı başımızda.

Biz hiç yaz görmedik seninle..
Kışları hiç sevmesekte kışın sevdik birbirimizi.
Yaz oldu, kaçtık sevgimizden.
Bir hiç uğruna heba ettik kendimizi.

Biz hiç yaz görmedik seninle.
Yağmurdan kaçtık doluya yakalandık her seferinde.
Sevgililer sokaklardaydı tüm yaz boyu el ele
Biz seninle yine dolandık durduk olmazların peşinde.

Biz hiç yaz görmedik seninle.
Sanki güneşi sevmeyen bir çiçekti sevgimiz,
Biz değer verip sevemedik belkide.
Tüm ömür sevebilecekken seni,
Bir mevsime sığdıramadık sevmek kelimesini.


Şimdi önümüz sonbahar.
Sararıp dökülecek yapraklar sevgimiz gibi tek tek...
Sonrası hep acı, sonrası hep kış,
Buz tutacak her yer ama soğumayacak kalbim bir tek..
Seni kimler ısıtır bilinmez ama
Bana içimde sakladığım sıcacık sevgim yetecek.


22 Ağustos 2016 Pazartesi

HER NASİHAT BİR HATA SONUCUDUR

Bu yazıya başlarken saat tam olarak 02:10.Ne yazacağım konusunda da pek bir fikrim yok açıkçası. Yorgunumda aslında. Tüm akşam deniz havası almış olmanın verdiği bir ağırlık var göz kapaklarımda. Yalnız uzun zamandır yazı yazmadığımı fark ettim. Çantasında not kağıtları ile dolaşan, bulduğu her fırsatta bir şeyler yazıp-karalayan, yazdığı şeyleri birileri ile paylaşmaktan mutluluk duyan o kızdan eser yok son zamanlarda. 
Beynim o kadar yorucu dönemlerden geçip sıyrıldı  ki  son iki aydır, o yüzden şuan hangisini yazayım, nereden başlayayım, konunun neresinden tutayım pek bir kararsızım. Dönüp bir kaç eski yazımı okuyayım istedim ilk olarak. Günlüklerime göz gezdirdim. En son duygularımı yazıp sayfalarını gözyaşlarım ile ıslattığım bahtsız günlüğüm... Hani dedim bir fikir oluşur belki de ne yazacağıma karar veririm diye. Son tarih 28.06.2016'yı gösteriyor. Ah benim zavallı günlüğüm, vah benim bahtı kara defterim. Öncelikle senden özür diliyorum bu kadar içini kararttığım ve yok yere dert edindiğim onca şeyle sayfalarını şişirdiğim için. Ne çok hataya sürüklemişim kendimi meğer ben. Akraba diye güvenip sırtımı yasladığım kaç duvar yıkılmış, dost bilip sarıldığım kaç kişiden kırılmışım, yar diye uyuduğum rüya meğer bir kabusmuş. Şimdi dönüp okudukça yaşadıklarımı eski ben olarak gördüğüm şimdiki halim ile alakası olmayan zat-ı muhteremi karşıma alıp ona nasihat vermek sonrada ona kocaman bir sarılıp "Merak etme, hepsi geçti gitti. Artık yeni birisin sen. Daha akıllısın ve daha güçlüsün" demek istiyorum. 
Peki nedir bu nasihatler şöyle bir sıralayalım bakalım bir kaç başlığı;
AKRABA;
Nedir bu akraba denilen şey? Türk dil kurumuna bakacak olursak eğer aynen şöyle izahat ediliyor; Soyca ya da evlilik sonucu birbirine bağlı olan kimseler. Oldukça kısa ve net! Bana soracak olursanız eğer de sayfalarca yazabilirim akrabalık kavramını. Öncelikle direk kötü olmanızı istemesede içten içe kendi ile sizi kıyasa soktuğu için en küçük hatanızda sizi kötüye düşüren ama enteresan bir şekilde kötü gününüzde de yanınızda olandır akraba. Başarılarınıza ve mutluluğunuza en az kendisininki gibi sevinip sonrada egolarını hırsa dönüştüren ve üstünüzden tankla geçmişçesine sizi ezmek isteyendir akraba. Güvenip verdiğiniz bir sırrı yarın onun güvendiği başka birisinden olayları ikiye katlanmış halde duyduğunuz karmaşadır akrabalık denilen kavram. O halde nasıl bir yol izlenmeli diye soracak olursanız eğer bunun en başında az konuşmak, deyimi yerinde ise (az da olsa) çeneyi kapatmak geliyor. Ne diyordu türk dil kurumu; "bağlı olan kimseler"....! Bu yüzden uzak durun, görüşmeyin, etrafınızdan yok edin, yok efendim öyle kişileri görmemezlikten gelin diyemeyeceğim sizlere. Çünkü biz Türk toplumu olarak birbirine -bağlı- bireyleriz. Ama bu demek değil ki özel hayatımızı, başarılarımızı, hatalarımızı, başımızdan geçenleri gidip bülbül gibi bir başkasına şakıyacağız. Asla! Mesafeyi doğru koruyup, herkese haddi kadar güvenip, saygıyı bir an olsun esirgemediğimiz sürece  akraba bağlılığının getirdiği maneviyat kadar da güzel bir hissiyat yoktur hiç bir evde. Bayram sabahlarının, düğünlerin, yeni yıl sofralarının, cenazelerin kolon taşlarıdır akraba bağlılığı. Yeter ki biz saygıda kusur etmeyip kafi miktarda güven arz edelim bağlı olduğumuz kişilere. 
ARKADAŞ-DOST;
Klişeleri pek sevmesem de hayat klişelerden ibaret ne yazık ki. Bunlardan birisi de şudur ki; herkesle arkadaş olunur ama herkesle dost olunmaz. Ben bu hataya çok düştüm. Karşımdaki kişilere her zaman sonsuz değer verdiğim için dostumla arkadaşım arasında hiç bir çizgi olmadı benim. İki gün önce tanıdığım kişiyede çok fazla güvendim, çocukluğumda yediğim içtiğim ayrı gitmeyen en yakınım dediğim kişiyede aynı derecede güven duydum. Bu durum çoğu zaman başımı sert kayalara çarpmama ve ağır darbeler almama neden oldu benim. O yüzden siz siz olun dostunuz dediğiniz kişinin yerini ayrı tutun hayatınızda ve arkadaş olanlarla uçurumların kenarlarında fazla dolanmayın. Dolanmayın ki uçurumdan düşerken "ah-vah" etmeyin benim gibi.
Ayrıca insan ailesini, evladını ve bazı yakın akrabalarını seçemez evet ama arkadaşım dediği kişiyi seçebilir. Arkadaş dediğin adamı vezirde eder, rezil de. ( Bu da başka bir klişe! ) Bizi doğruya da yönlendirir,kötüye de sürüklendirir. O yüzden biri ile arkadaş olup samimiyeti ilerletmeden önce biraz ölçüp tartmalı, hayatında vereceği yeri önemseyip ona göre değerlendirmeli insan.
SEVGİLİ;
Geldik benim en beceriksiz olduğum konuya. Bu konuda ne nasihat verilir pek bir tecrübesiz sayılırım. Kelin merhemi olsa önce kendi başına sürermiş. Gerçi bu aralar benim saçlar biraz gürleşti ne yalan söyleyeyim. Düşe kalka öğrendim sanırım artık koşmayı. Günlüğüme bakacak olursam eğer hangi dalı tutsam kökünü kurutmuşum, hangi gönül "yar olsun" desem yara etmişim kendime. Hep kendimden vermişim, ezilmişim, hor görülmüşüm. Çok sevmişim ama hiç gösterememişim. Azıcık bir sevgimi göstermeye kalksam bu seferde sevilmemişim. Her sayfanın sonunda da yine bir tek ben üzülmüşüm. Ben hep aşka düşmüşüm, aşkın gözünde ise küçük düşmüşüm.
Ama şimdilerde anlıyorum ki aşk diye bir şey yokmuş meğer. Önemli olan sevmekmiş. Asıl değerli olan saygı duymakmış gönülden bağlı olduğun kişiye. Bir başkasının yaşam alanın içerisinde olmak o kişinin yaşam alanını kısıtlamak demek değilmiş. Kıskanmak, fikir alışverişi yapmak, haber vermek, hayatına yön verirken sevdiğin kişiye danışmak, özelini paylaşmak o kişiye ne kadar değer verdiğinle alakalı evet ama bunu diretmek ve abartmak sevgiyi köreltip yok etmekten başka bir şeye yaramıyormuş meğer. İşte tam bu noktada Candan Erçetin'in -Meğer- şarkısı çınlıyor kulaklarımda... "Ben ne çok hata yapmışım meğer..."
Ve asıl önemli olan sevdiğin ve sevgilim dediğin kişiye gereğinden fazla görev yüklemek hataların en büyüğü imiş. Dünyanın en ağır ve en gereksiz sevgi kelimesi nedir diye soracak olursanız eğer hiç düşünmeden -herşeyim- derim sizlere. Hiç kimse bir insanın herşeyi olamaz. Hele ki bu kişi sevgiliniz ise o kişiden herşeyiniz olmasını beklemek hem o kişiye haksızlık hem de size hüsran olur ilerleyen ilişki dönemi içerisinde. Bir baba, bir öğretmen, abi, arkadaş, kız kardeş, tesisatçı, aşçı ne bileyim birden fazla herşey olmasını beklemek bir insandan, bence en büyük bencellik. İşin bence kısmını silin atın gerçekten de öyle. ( Denendi, onaylandı. ) Herkesin yeri ayrı, herkesin sevgisi farklı olmalı insanın hayatında. Biz farkında olmuyoruz ama bunlar küçük görünen ama büyük yaralar oluşturan hatalar ilişkilerimizde. Ondan sonra aşk dediğimiz kavram, İrem Derici'nin - Kalbimin Tek Sahibine- şarkısı ile başlıyorken bir bakmışız aynı şarkıcının -Değmezsin Ağlamaya- şarkısı ile son bulup gidiyor ne yazık ki...

Naçizane tavsiyelerimi okumaya değer görüp vakit ayıran, hatalarıma ortak olan herkese sonsuz teşekkürler. Aslında yazılacak daha çok fazla hata, yanlış,düzeltme var. Ama dedim ya hani yorgunluğun vermiş olduğu ağırlık var göz kapaklarımda. Yorgunlukların ağırlıkları geçer elbette de yeter ki hatalarımızın ağırlıklarında ezilmeyelim. Bu en büyük dileğimdir herkese. Bir gün başka bir yazıda aynı duyguları hissedebilmek umudu ile, hoşça kalın..


Bu yazıyı okuyan kişi kalp ben.

15 Temmuz 2016 Cuma

HASTANE DEDİĞİN VEZİRDE EDER, REZİLDE...!

Bir kadın gözü ile bakacak olursak eğer dünyanın en güzel duygusudur herhalde anne olmak. Herhalde diyorum çünkü o kutsal kısma henüz geçebilmiş biri değilim. Evliliğe karşı ne kadar soğuksam anne olma duygusuna karşıda o kadar hazır ve hevesliyim aslında. Küçükken "Büyüyünce ne olacaksın" diye sorduklarında "Anne olacağım ben" derdim, hiç tereddüt etmeden. Doktor, öğretmen, mühendis olmak aklımın ucundan dahi geçmezdi. O kadar özeldir, anlamlıdır bende anne olmak. Her şeyden üstündür bana kalırsa. Bu nedenle annelik mucizesine erişen tüm sevdiklerimin, arkadaşlarımın, tanıdıklarımın yanında olurum hep bu süreçte.

Zehra Şahin... Çok sevdiğim bir arkadaşımın ablası olur kendisi. Hani bazı insanlar vardır ya; sürekli yüzü gülen, sevecen, sevgi dolu, hayata hep gülümseyerek bakan. Tıpkı böyle biri. Çok severim, pek severim kendisini. Geçtiğimiz günlerde ikinci defa annelik tacına layık görüldü. Bayram tatiliydi, izindi, deniz-kum-güneşti derken dün akşam gecikmeli olarak ziyaret edebildim kendisini. Ve dün geceden beridir istemsizce ürperdiğimi, gözlerimin dolduğunu ve içimdeki üzüntüyü gizleyemiyorum. Duyduklarım karşısında resmen kahroldum. Hem Zehra'nın hem de ailesinin adına...

Sen dokuz ay her türlü hazırlığı yap, hayalleri kur o masum bebeğin geleceği gün için ve sonrasında dikkatsiz bir doktor yüzünden zehir olsun, yıkılsın tüm hayallerin.. İşte alın size bir kabus;

01.07.2016 Tarihinde sezeryanlı olarak doğumu gerçekleşiyor. Doktor gayet ilgili olarak rutin kontrolleri yapıyor, derken toplamda üç şişe serum bitip gidiyor. Tam sekiz saat sonrasında sonda ( harici idrar kesesi dediğimiz şey) çıkartılıyor ve bu sırada git gide artan ağrılar taze anneyi zorlamaya başlıyor. 2 saatte bir ağrı kesici vermeye başlıyorlar. Verdikleri onca ağrı kesiciye rağmen ağlarının bir türlü dinmediğini fark eden doktor ultrasonla kontrol ediyor ve vücudunda gaz olduğunu ve ellerinden bir şey gelmediğini söylüyor. Aile bireyleri de zor bela gaz çıkartacak bir şeyler içirip yürütmeye çalışıyorlar acılar içinde kıvranan anneyi. Ne yapsalar fayda etmiyor ve ağrılar sabaha kadar çok daha fazla şiddetini arttırdığı gibi birde karında gözle görülür ciddi bir şişlik oluşuyor. Bu durum üzerine hastanenin genel cerrahı geliyor ve tomografi çekilmesi gerektiğini söylüyor. Çıkan tomografi sonucunda da "Bir şey yok, gazdır o" gibi komik bir cevap ile karşılaşıyorlar. (Çıkıktır o, kırık olsa duramazsın misali!) Tüm gün yine sayısız ağrı kesici ve ilaç alarak geçiriyorlar günü. Üçüncü gün sabahı taze annenin tamamen nefesinin kesildiğini ve nefes alamadığını gördüklerinde ise hemen oksijen bağlayarak hastanenin yoğun bakım doktoruna aktarıyorlar durumu. Karnının patlama derecesinde olduğunu gören doktor aynı zamanda idrar çıkışının da az olduğunu görüp tekrar sonda bağlayarak incelemeye alıyor hastayı. Daha sonra doğumu gerçekleştiren zatı muhterem doktor hanımefendi gelerek gayet kendinden ve yaptığı işte emin bir tavırda bunu ukala bir şekilde dile getirerek üstelik ultrason ile gerekli kontrolleri yaptığında karnında fazlasıyla su olduğunu ve bunu incelemek için karından su çekmeleri gerektiğini söylüyor ve müdahale ediyor. Böbreklerden şüphelenilerek kadıncağızı apar topar diyalize alabileceklerini söylüyorlar vs. (2,5 gün yüklenilen ilaçlar tüm değerleri düşürüyor tabii!) derken su temiz çıkıyor ve bu seferde üroloji doktorunun bakması gerektiğini ve hastanelerinde bu bölümün olmadığını söylüyorlar bu sebeple en yakın devlet hastanesine sevkini istiyorlar hastamızın. Haseki Araştırma ve Devlet hastanesinde tüm tahliller, testler tekrardan yapılıyor. ( MR hariç, çünkü tüm değerleri çok düşük olduğu için uygun görülmüyor.) Yapılan bir kaç küçük operasyon sonrasında geceyi hastanede geçiren  taze annenin teşhisi sabahında konuluyor. Sezeryan sırasında doktorun mesaneye attığı YANLIŞ bir kesik yüzünden karında fazla su olduğu, tüm sıvıların ve serumların burada biriktiği ve bağırsakların ciddi zarar gördüğü ortaya çıkıyor. Sonrasında üç gün daha hastanede yatışı gerçekleşen Zehra, kendisini biraz iyi hisseder hissetmez doktorların takibi ve izni ile bayramın üçüncü gününde evine, yavrularına, ailesine kavuşuyor...

Olanları hasta yatağında korkular içinde anlatan Zehra'nın elini bir dakika olsun bırakamadım. Tam bu sırada Sıla geldi içeriye. (Zehra'nın  6 yaşındaki diğer kızı.) "Biliyor musun, annem kardeşim doğar doğmaz beni terk edip gitti. Günlerce gelmedi eve. Ama ben çok üzüldüğüm ve çok dua ettiğim için onu bana geri getirdiler" dedi... Şok oldum! Cevap veremedim. Kocaman sarıldım Sıla'ya göz yaşlarımı ondan saklamaya çalışırken... Ve yine aynı zamanda topu topu 14 gündür gözleri dünyaya açılmış Mevsim bebek incecik sesi ile ağlamaya başladı. Belli ki karnı acıkmıştı. Aldığı fazla ilaçlar yüzünden anne sütüyle besleyemediği yavrusunun ağlamasına dayanamayan Zehra'da ağlama başladı bu sefer. Bir anda tuhaf bir şey oldu. Zaten sulu göz olan bende başladım ağlamaya. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi anlayacağınız. Ve bir kez daha kahrettim insanın insana verdiği değerin bu kadar az olduğu bu dünyaya. 

Özel hastanelerin hastane kapısından içeriye bir hasta girdiğinde ona canlı para gibi bakmasından, denetlemelerin eksikliğinden, hataların alenen ört-pas edilmesinden daha iğrenç ne olabilir ki? İnsandır, beşer şaşar. Ona diyecek bir şey yok elbette. Yalnız herkesin bir hoşgörü sınırı, çizgisi var. Sen bir hata yap, günlerce o hatayı bulama, sonra başından savar gibi başka yere sevk et tabii bu sırada uzunca bir fatura oluştur yapılan tüm her şey için ve hatta hastane sevkinde kullanılan ambulansa bile ayrıca para iste. Pardon canım da yani, var mı başka bir şey ekleyeyim listeye?

Sorumsuz doktorun ve para göz hastanenin tüm çalışanları bayramlarını aileleri ile güle oynaya tatil yaparak geçirirken hastanenin döner sermayesi haline getirdiğiniz kadın; yavrularından, ailesinden uzakta ölüm korkusu ile geçirdiyse bayramını, ve ciddi hasarlar kaldıysa hayatı boyunca çekeceği kimse bana adaletten bahsetmesin bu ülkede. 

Eminim Atatürk yaşasaydı ve şahit olsaydı bu tar bir olaya, "Beni Türk doktorlarına emanet edin." sözünü silerdi tarihten...

Merak edenler için; bu olay Medilife Beylikdüzü Hastanesi'nde gerçekleşiyor.

Yani diyeceğim o ki; Medilife Beylikdüzü Hastanesi'nden ve Op.Dr. Selda Örnek Hanımoğlu hazretlerinden uzak durmanızı tavsiye eder, sağlıklı günler dilerim.