Bir kadın gözü ile bakacak olursak eğer dünyanın en güzel duygusudur herhalde anne olmak. Herhalde diyorum çünkü o kutsal kısma henüz geçebilmiş biri değilim. Evliliğe karşı ne kadar soğuksam anne olma duygusuna karşıda o kadar hazır ve hevesliyim aslında. Küçükken "Büyüyünce ne olacaksın" diye sorduklarında "Anne olacağım ben" derdim, hiç tereddüt etmeden. Doktor, öğretmen, mühendis olmak aklımın ucundan dahi geçmezdi. O kadar özeldir, anlamlıdır bende anne olmak. Her şeyden üstündür bana kalırsa. Bu nedenle annelik mucizesine erişen tüm sevdiklerimin, arkadaşlarımın, tanıdıklarımın yanında olurum hep bu süreçte.
Zehra Şahin... Çok sevdiğim bir arkadaşımın ablası olur kendisi. Hani bazı insanlar vardır ya; sürekli yüzü gülen, sevecen, sevgi dolu, hayata hep gülümseyerek bakan. Tıpkı böyle biri. Çok severim, pek severim kendisini. Geçtiğimiz günlerde ikinci defa annelik tacına layık görüldü. Bayram tatiliydi, izindi, deniz-kum-güneşti derken dün akşam gecikmeli olarak ziyaret edebildim kendisini. Ve dün geceden beridir istemsizce ürperdiğimi, gözlerimin dolduğunu ve içimdeki üzüntüyü gizleyemiyorum. Duyduklarım karşısında resmen kahroldum. Hem Zehra'nın hem de ailesinin adına...
Sen dokuz ay her türlü hazırlığı yap, hayalleri kur o masum bebeğin geleceği gün için ve sonrasında dikkatsiz bir doktor yüzünden zehir olsun, yıkılsın tüm hayallerin.. İşte alın size bir kabus;
01.07.2016 Tarihinde sezeryanlı olarak doğumu gerçekleşiyor. Doktor gayet ilgili olarak rutin kontrolleri yapıyor, derken toplamda üç şişe serum bitip gidiyor. Tam sekiz saat sonrasında sonda ( harici idrar kesesi dediğimiz şey) çıkartılıyor ve bu sırada git gide artan ağrılar taze anneyi zorlamaya başlıyor. 2 saatte bir ağrı kesici vermeye başlıyorlar. Verdikleri onca ağrı kesiciye rağmen ağlarının bir türlü dinmediğini fark eden doktor ultrasonla kontrol ediyor ve vücudunda gaz olduğunu ve ellerinden bir şey gelmediğini söylüyor. Aile bireyleri de zor bela gaz çıkartacak bir şeyler içirip yürütmeye çalışıyorlar acılar içinde kıvranan anneyi. Ne yapsalar fayda etmiyor ve ağrılar sabaha kadar çok daha fazla şiddetini arttırdığı gibi birde karında gözle görülür ciddi bir şişlik oluşuyor. Bu durum üzerine hastanenin genel cerrahı geliyor ve tomografi çekilmesi gerektiğini söylüyor. Çıkan tomografi sonucunda da "Bir şey yok, gazdır o" gibi komik bir cevap ile karşılaşıyorlar. (Çıkıktır o, kırık olsa duramazsın misali!) Tüm gün yine sayısız ağrı kesici ve ilaç alarak geçiriyorlar günü. Üçüncü gün sabahı taze annenin tamamen nefesinin kesildiğini ve nefes alamadığını gördüklerinde ise hemen oksijen bağlayarak hastanenin yoğun bakım doktoruna aktarıyorlar durumu. Karnının patlama derecesinde olduğunu gören doktor aynı zamanda idrar çıkışının da az olduğunu görüp tekrar sonda bağlayarak incelemeye alıyor hastayı. Daha sonra doğumu gerçekleştiren zatı muhterem doktor hanımefendi gelerek gayet kendinden ve yaptığı işte emin bir tavırda bunu ukala bir şekilde dile getirerek üstelik ultrason ile gerekli kontrolleri yaptığında karnında fazlasıyla su olduğunu ve bunu incelemek için karından su çekmeleri gerektiğini söylüyor ve müdahale ediyor. Böbreklerden şüphelenilerek kadıncağızı apar topar diyalize alabileceklerini söylüyorlar vs. (2,5 gün yüklenilen ilaçlar tüm değerleri düşürüyor tabii!) derken su temiz çıkıyor ve bu seferde üroloji doktorunun bakması gerektiğini ve hastanelerinde bu bölümün olmadığını söylüyorlar bu sebeple en yakın devlet hastanesine sevkini istiyorlar hastamızın. Haseki Araştırma ve Devlet hastanesinde tüm tahliller, testler tekrardan yapılıyor. ( MR hariç, çünkü tüm değerleri çok düşük olduğu için uygun görülmüyor.) Yapılan bir kaç küçük operasyon sonrasında geceyi hastanede geçiren taze annenin teşhisi sabahında konuluyor. Sezeryan sırasında doktorun mesaneye attığı YANLIŞ bir kesik yüzünden karında fazla su olduğu, tüm sıvıların ve serumların burada biriktiği ve bağırsakların ciddi zarar gördüğü ortaya çıkıyor. Sonrasında üç gün daha hastanede yatışı gerçekleşen Zehra, kendisini biraz iyi hisseder hissetmez doktorların takibi ve izni ile bayramın üçüncü gününde evine, yavrularına, ailesine kavuşuyor...
Olanları hasta yatağında korkular içinde anlatan Zehra'nın elini bir dakika olsun bırakamadım. Tam bu sırada Sıla geldi içeriye. (Zehra'nın 6 yaşındaki diğer kızı.) "Biliyor musun, annem kardeşim doğar doğmaz beni terk edip gitti. Günlerce gelmedi eve. Ama ben çok üzüldüğüm ve çok dua ettiğim için onu bana geri getirdiler" dedi... Şok oldum! Cevap veremedim. Kocaman sarıldım Sıla'ya göz yaşlarımı ondan saklamaya çalışırken... Ve yine aynı zamanda topu topu 14 gündür gözleri dünyaya açılmış Mevsim bebek incecik sesi ile ağlamaya başladı. Belli ki karnı acıkmıştı. Aldığı fazla ilaçlar yüzünden anne sütüyle besleyemediği yavrusunun ağlamasına dayanamayan Zehra'da ağlama başladı bu sefer. Bir anda tuhaf bir şey oldu. Zaten sulu göz olan bende başladım ağlamaya. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi anlayacağınız. Ve bir kez daha kahrettim insanın insana verdiği değerin bu kadar az olduğu bu dünyaya.
Özel hastanelerin hastane kapısından içeriye bir hasta girdiğinde ona canlı para gibi bakmasından, denetlemelerin eksikliğinden, hataların alenen ört-pas edilmesinden daha iğrenç ne olabilir ki? İnsandır, beşer şaşar. Ona diyecek bir şey yok elbette. Yalnız herkesin bir hoşgörü sınırı, çizgisi var. Sen bir hata yap, günlerce o hatayı bulama, sonra başından savar gibi başka yere sevk et tabii bu sırada uzunca bir fatura oluştur yapılan tüm her şey için ve hatta hastane sevkinde kullanılan ambulansa bile ayrıca para iste. Pardon canım da yani, var mı başka bir şey ekleyeyim listeye?
Sorumsuz doktorun ve para göz hastanenin tüm çalışanları bayramlarını aileleri ile güle oynaya tatil yaparak geçirirken hastanenin döner sermayesi haline getirdiğiniz kadın; yavrularından, ailesinden uzakta ölüm korkusu ile geçirdiyse bayramını, ve ciddi hasarlar kaldıysa hayatı boyunca çekeceği kimse bana adaletten bahsetmesin bu ülkede.
Eminim Atatürk yaşasaydı ve şahit olsaydı bu tar bir olaya, "Beni Türk doktorlarına emanet edin." sözünü silerdi tarihten...
Merak edenler için; bu olay Medilife Beylikdüzü Hastanesi'nde gerçekleşiyor.
Yani diyeceğim o ki; Medilife Beylikdüzü Hastanesi'nden ve Op.Dr. Selda Örnek Hanımoğlu hazretlerinden uzak durmanızı tavsiye eder, sağlıklı günler dilerim.
Bu Blogda Ara
15 Temmuz 2016 Cuma
HASTANE DEDİĞİN VEZİRDE EDER, REZİLDE...!
21 Haziran 2016 Salı
BU ARA NELER OLUYOR?
Uzun zaman sonra yeniden bir şeyler yazma ihtiyacı duydum bugün. Aslında kafamda onca şey var ki yazmak istediğim... Hayat telaşesinden sıyrılıp oturamadım bir türlü bilgisayar başına. Sağ olsunlar, blogumu düzenli takip eden ve beni okuyan hatrı büyük kişiler var çevremde. Tanıdığım ve tanımadığım kişilerden de "ee hani blog ne oldu?" sorusunu duyunca utandım biraz. İlk zamanlar ne büyük heveslerle açtığım blogumu (kızımı) ihmal ettiğimi fark ettim. Öyle hikaye falan yazasım yok, duygusal mesajda verecek havada değilim. Bugün durum özetlemesi yapmaya karar verdim o yüzden.. Son zamanlarda kafamı kurcalayan ne varsa yazayım da kurtulayım hepsinden istedim.
**HOŞGELDİN YA ŞEHR-İ RAMAZAN**
Ramazan ayı geldiğinden beridir başıma gelmeyen olay kalmadı aa dostlar.. Maddi ve manevi büyük çöküşlerin içine girip çıktım resmen. Kendimle alakalı problemler bir yana dursun yakın çevremin ve sevdiklerimin sorunları ile de uğraşmak durumunda kaldım hep. Herkeste bir kaos - bir kavga havası var. Kimi duysam boşanıyor, kimi görsem kavga ediyor. İnsanların arasında gidip gelmekten, milleti sakinleştirmekten pestilim çıktı artık. "Allah'ımmm" dedim.. "Sen beni sınıyorsun, biliyorum ama ben yinede bırakmayacağım orucumu." Yani öyle çok din bilgisi olan bir insan değilimdir ama babam hacı olduğundan onun kontenjanından kulak dolgunluğu bir şeylerde biliyorum hani. Karşındaki kişinin huzurunu bozuyorsan, kalbini kırıyorsan, akşama kadar uyuyarak orucunu geçiriyorsan, fitne - fesat yapıyorsan ne bileyim kalbini kötü tutuyorsan zaten oruç tutmanın bir anlamı yok. Bedeni ve zihni temizlemek değil mi sonuçta oruç dediğimiz şey? Sen çevrende zor durumda olan, akşam oldu mu bir tabak yemeği zor bulan kişileri umursamayıp akşama yiyeceğin on tabak yemeğin derdine düşersen, kavga - kıyamet insanların huzurunu bozarsan, yırtık dondan çıkar gibi her halta maydanoz olmaya kalkarsan hiç tutma o orucu. En azından gerçekten ibadet edenleri zor ve müşkül durumda bırakma...!! Hee.. Bir de unutmadan söyleyeyim. Sosyal medyada orucum vs. diye zaman geçsin diye yazdığım iki cümleye takılanlar olmuş. Oruç dediğin gizli tutulurmuş, kul ile Allah arasındaymış.Blaa blaa blaaa.. Ulan, tut da benim kadar tut! Ayrıca ramazan ayı orucu farz orucudur. Hani diyelim Allah için kendi içinden geldi normal zamanda bir oruç tuttun ya da ne bileyim kandilde falan oruç tuttun. Evet, işte o gizli olması gereken bir oruç. Çünkü onu göstermelik değil, Allah rızası için yapıyorsun. Ama farz orucunun bununla hiç bir alakası yok. Uyandırayım istedim.. :) Rabbim hepimize hayırlı ramazanlar geçirmeyi nasip eylesin inşallah. Son olarak; HERKESİN ORUCUNA KİMSE KARIŞAMAZ!
** SWARM'IN MI VAR DERDİN VAR!! **
Önceden foursquare vardı. Swarm falan sonradan peydah oldu hep. O zamanlar ne güzeldi. Bir yere gidince check-in yapardık ve oranın ne bileyim en meşhur yemeği, içeceği falan hep çıkardı. İşletme bilgilerini falan görürdük. Kaça kadar açık, mayoru kim, resimleri, yorumları falan olurdu hep. Sonradan Swarm'a dönüştürdüler uygulamayı. Ne olduysa da ondan sonra oldu zaten. Birden tinder'e çevirdiler cağğnım uygulamayı. Arkadaşlık sitesi haline dönüşmeye başladı. Nerede bir yer bildirimi yapıyorsun, hooooppp beş dakika sonra 30 yeni arkadaşlık isteği! ( Yeni nesil İstanbul.net! ) Ve bu gelen arkadaşlık isteklerinin hepsi erkek, hepsi evli erkek(!) ve hepsi evli olduğunu GİZLEYEN erkek! Tabii ki adam gibi kullanan insanlarda var uygulamayı. Ama çoğunluk karısından kızından gizli saklı cafede, avm.de kız tavlama peşinde. Buna birebir şahit olduğum ve çevremde gözlenmediğim için çok net bir şekilde söyleyebiliyorum.. Adama soruyorsun, "ee oğlum karın görse başkaları ile konuştuğunu ne olacak?" diye.. Adam gayet rahat bir şekilde "swarmda olan swarmda kalır, nereden görecek ya" kafasında. Ne kadar rahat bu insanlar, anlayamıyorum hiç. Şahsen ben kafaya koydum, bir gün evlenecek olursam eğer mutlaka evlilik sözleşmemde şu madde bulunacak; - Tarafların swarm kullanması kati surette yasaktır!!!
Birde bunlar yetmiyormuş gibi yakın akrabanın swarmda arkadaşlık istekleri var. İsteği kabul etsen iki gün sonra başlayacak "bu kız çok geziyor" demeye. Kabul etmesen bu seferde "kesin bu kız gizli saklı işler çeviriyor" olacak ve küsecek. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık anlayacağınız... O yüzden acımadım, yıllardır kullandığım hesabı tek seferde tamamen sildim. Nasıl bir rahatlıkmış yahu bu! Neden daha önce silmedim ki diye kendime çok kızıyorum iki gündür. Ayrıca kime ne benim ne zaman nerede olduğumdan!!!??? Yine de uygulamayı kullanmaya devam eden kız arkadaşlarım için bir gün mutlaka madde madde swarm kullanma kurallarını yazacağım.. Söz veriyorum.
** RÜYALARDA BULUŞALIM **
Tam uykularım düzene girdi, artık abuk sabuk rüyalar görmüyorum demeye başlamışken yine saçma sapan kabuslar görmeye başladım. Normal zamanlarımda da yaşadığım ve okuduğum her şeyden çok fazla etkilenen bir insanımdır zaten. Ama bu ara durum iyice sapıtmışlık durumunda. Rüyamda sürekli Atalay Filiz'i görüp duruyorum. Karanlık, ucu bucağı belli olmayan, eskimiş asfalt bir yol üzerinde yürüyorum. Birden karşıma Atalay Filiz çıkıyor. Tam bıçakla üzerime saldırıp kafamı kesecek oluyor ki arkadan Çilem Doğan geliyor ve beni kurtarıyor. İzlediğim haberlerin nasıl etkisinde kalıyorsam artık, sürekli bu kabusları tekrarlayıp duruyorum uykularımda. Bu arada o manyak adamın yakalanıp hapse tıkıldığına ne kadar çok sevindiysem Çilem Doğan'ında özgürlüğüne kavuşmasına o kadar çok mutlu oldum. Bu ülkede bazen de olsa adaletli şeyler oluyor olması bir avuç umut oluyor insana..
** GELME 27 HAZİRAN, GELME **
Tanıştırayım, 27 Haziran. Doğum günüm olur kendisi... On sekiz yaşımdan sonra her sene başıma bela aldığım, normalde ne kadar neşeli olursam olayım o anlamlı günde mutlaka aksilikler denizine atıldığım, en çok ağladığım, en zorlu günüm... Küçükken böyle değildi. Daha yıl başından başlardım doğum günümün hayalini kurmaya ve hayal gibi de geçerdi gerçekten. Her istediğimin yapıldığı kendimi pamuk prenses gibi hissettiğim doğum günlerim var çocukluğumda. Gelin görün ki büyümeye başladıkça değişti işler. Başta beklentilerim olduğundan üzüldüğümü anladım doğum günlerimde. Sonra kimseden hiçbir şey beklememeye söz verdim kendi kendime. Bu seferde olmadık şeyler geldi başıma hep. Ya bir ölüm haberi aldım, ya ayrılık acısı çektim ya da oluru olmayan bir şey oldu, geldi o da beni buldu!
Birde facebook geldi mertlik bozuldu. Doğum günümde bir bakıyorum duvarıma, üç yüz tane doğum günü mesajı var. Hani doğum günümü bilip gerçekten kutlamak için kutlasalar gam yemeyeceğim. Facebook zorla dürtüyor, mesaj gönderiyor - bak bugün şunun doğum günü bir kutla da sevinsin gariban - diye... İnsan çelişkiye düşüyor bu sefer. Acaba gerçekten hatırladı mı sorgusuna düşüyorsun. Yakın çevrem ve ailem dışında öyle pek kişi bilmez ve kutlamaz gerçek anlamda doğum günümü. Heeee.. Bak şimdi hakkını yiyemeyeceğim. Babamın tatlı mı tatlı, tonton mu tonton bir yengesi var. Kadın maşallah, takvim gibi kadın. Her sene arar, kutlar. Unutmaz asla. Tüm sülalenin doğum günlerini ezbere bilir. Birde yetmezmiş gibi ünlülerin doğum günlerini ezberler. Hiç unutmuyorum bir gün oturuyoruz, birden "Aaaaaaa" dedi.. "Bugün Engincan'ın doğum günü." " Engincan kim yenge, bizim ailede öyle biri yok ki?" dedim. Meğer Sibel Can'ın oğlundan bahsediyormuş... O yüzden gerçekten doğum günümü kutlayanlar arasında saymadan edemeyeceğim tonton yengeyi.
İşin özü korkuyorum doğum günlerinden. Sanki başıma bir iş gelecek, üzüleceğim, canımı sıkacaklarmış gibi hissediyorum sürekli. 26 Hazirandan sonra direk 28 Hazirana devam etsek ne olur ki sanki... İstemiyorum hiç o günün gelmesini. Hem insan bir yaş daha yaşlanmanın neyini kutlar ki canım? Tamamen saçmalık...
Elimde olsa çocukluğuma dönmek isterdim şimdi. Annemin cam sürahilerde portakallı, vişneli Tang yaptığı, pastamı babamın kucağında kestiğim, tek derdimin Barbie bebeklerim olduğu o güzel günlere dönmeyi çok isterdim...
17 Haziran 2016 Cuma
AŞK MÜMKÜN MÜDÜR HALA?
Bu sabah gazetelerin üçüncü sayfasına haber olmuşçasına gibi bir ruh hali içinde başladım güne. Üzerimde kocaman bir bilinmezlik ve taşınmaz bir ağırlık var. Canım nasıl yanıyor bir bilseniz. Sevgim nasıl bir yük yaratıyor omuzlarıma.Ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilemez bir haldeyim.
Sevdiğim adamın sesi kulağımdaydı tüm gece. "Sevdiğim kadın" dedi durdu sabaha kadar. Benden bahsetti. Oturduk ağladık, kavga ettik, öfkelendik, duygulandık, hırslandık... Sonunda yine kendimize zarar verdik.
Her ne kadar artık cesaretim kalmamış olsa da bazı şeyleri toparlamaya, onsuzda olamayacağımı adım gibi biliyorum. Madem onsuz olmuyor o zaman bir olurunu bulayım diyorum. Yok, o da olmuyor. Ne böyle senle ne de sensiz.. diyordu bir şarkıda. Ne onunla bir bütüne yarım olabiliyoruz ne de ayrıyken yarım kalmışlık duygumuzu bastırabiliyoruz içimizde. Bizimki de o misal...
Bazen kendi ellerimle gömesim geliyor onu kalbimin en derinlerine. Olmazlarımızı örterim, hataları atarım toprak niyetine diyorum üzerine. Sonra kıyamıyorum. Alıyorum başını göğsüme yaslıyorum hayalimde. İnsan nasıl kıyar ki sevdiğini yaşarken öldürmeye? Yapamıyorum. Ne yokluğuna dayanabiliyorum ne de varlığına katlanabiliyorum. Ben her gün biraz daha eriyorum sevgimle beraber kendi içimde.
Hayallerim, sevgim, canımın sızısı, eksikliğim.. Yine kocaman bir acı çemberi sardılar etrafıma. Kime, neye inanacağımı bilemez bir haldeyim. Güvenim kırık, içim buruk, canım çok yanıyor. Annemin kollarına ihtiyacım var gözyaşlarımı silmem için. Ve beni sımsıkı tutup kaldıracak sağlam bir çift ele. Sevdiğim adamın ellerini yeniden güvenle tutmak, avuçlarında kaybolmak istiyorum yeniden.
Sahi, aşk mümkün müdür hala?
2 Haziran 2016 Perşembe
ÇENEM KOPSUN EMİ!
Çenesini tutmayı beceren, özel hayat kavramını yerini oturtmuş olan, her türlü haltı yediği halde herkesin gözünde prenses ve prens olan insanlara oldum olası imrenmişimdir. İmrenmekle kalmayıp fazladan birde kıskanmış ve nefret etmişimdir. En basitini örnek vereyim bak. Kızın biri gidiyor el - ayak parmaklarının toplamı kadar erkekle birlikte oluyor. Yiyor, içiyor, geziyor. Fazladan birde fiti fiti olaylarına giriyor. Gününü gün ediyor anlayacağınız. Ama bir bak kızın facebook sayfasına, bir tane resim - yazı bir şey yok. Anca akraba düğünlerinde çekildiği pozlar, annesinin altın günü arkadaşlarıyla yorumlaşmaları vs. Kız geçen hafta hangi evde uyandığını dahi hatırlamıyor ama bunu bir Allah'ın kuluna da (yakın arkadaşları dahil) belli etmiyor. Dönüp birde kendime bakıyorum. Ulan! Topu topu bir kişi girmiş hayatıma doğru düzgün. Ama bir salak benim ya hani. Her yerde resimlerimiz, yazılarımız, yorumlarımız. Gittiğim her ortamda onu anlatmalar vs. Birde yetmiyormuş gibi herkesle dertleşmeler, güvenmeler sırrını paylaşmalar. Eeee ne oldu sonuç olarak? Şimdi o kız namus bekçisi de ben yollu mu oldum? YOLARIM O KIZI, GÖSTERİRİM KİMİN YOLLU OLDUĞUNU! Sevmişim, aşık olmuşum bir kerecik ne var bunda? Ama işte böyle olmuyormuş bu işler. Çeyrek asır geçti gitti hayatımdan, daha yeni yeni dank etmeye başladı bir şeyler kafaya.
Oldum olası çenesini tutmayı becerebilen ve nerede ne konuşmasını gerektiğini idrak edebilen biri olamadım zaten. Daha küçüğüm, yedi yaşlarında falan... Annem eş - dost kim varsa çağırmış 5 çayına. "Kızım babaanneni sen ara seni kırmaz, söyle o da gelsin" dedi. Bende aradım tatlı tatlı çağırdım babaannemi. Oda yani istemem yan cebime hallerinde. "Yok" dedi "Gelmem ben". Telefonu karnıma yaslayıp anneme seslendim bende "Anneeee babaannem gelmem" diyor diye. Annemde "Aman ya gelmezse gelmesin, onunla mı uğraşayım yani" dedi. Peki ben ne yaptım dersiniz? Aldım telefonu kulağıma, "Babaanne annem gelmezse gelmesin, keyfi bilir diyor" dedim ve yüzüne kapadım kadının. Babaannem bir ay trip ve extra kaynanalık yapmıştı anneme de bende bir dünya terlik yemiştim her haltı yumurtluyorum diye.
Bir keresinde de yine küçüğüm. Sabah bir uyandık, babam telaşla aranıp duruyor evin içinde. Adamın ne cüzdanı duruyor yerinde ne arabanın anahtarları ne de cep telefonu. Annemle tüm evi aradılar, taradılar bulamadılar. Eyvahhh!! dedik eve hırsız mı girdi yoksa. Babam delirmek üzere. "Ya hırsız bir tek beni mi gördü koskoca evde" diye delleniyor adamcağız. Ben - eve hırsız mı girdi acaba- lafını duydum ya, tutabilirler mi daha beni yerimde...Hemen koştum sokağa. Ne kadar konu- komşu, bakkal, manav çevrede kim varsa yetiştirdim hemen. "Biliyor musunuz bizim eve hırsız girdi, sizlerde dikkatli olun bence" diye. Yarım saat sonra herkes kapıya dayandı annemlere "geçmiş olsun, nasıl oldu" demek için. Meğer annem gece uyku sersemi babamın pantolonun ceplerini boşaltmadan atmış makineye. Annem kaç kişiye laf anlatmak zorunda kaldı benim yüzümden, bir bilseniz. Ve tabii kaçınılmaz son havada uçuştu yine terlikler çenemi tutamadığım için.
Daha bunlar gibi nicesini sayabilirim. İşte böyleyim ben. Herkes her şeyi bilmeli gibi hissediyorum nedense. En ufak bir olay olsun hemen anlatmalıymışım gibi... Küçükken de böyleydim, büyüdüm hala aynıyım. Bir şey olur olmaz yetiştirmeliyim herkese. Kimseden gizlenmemeli hiçbir şey. Ya hu, bir dur bir bekle. En azından belirli bir noktaya gelsin konular, değil mi ama. Yok, olmaz! O an herkes bilmeli, öğrenmeli.
Geçen gün bir kız arkadaşım evlendi. Kız bir tane dahi olsa resim atmadı internete, hayret ettim. Ben evlenecek olsam facebookta 8 albüm yapar, instagramda 500 tane resim paylaşır, telefonumun şarjı bitene kadar da snap çeker dururum şahsen. Bu nasıl bir cool olma çabasıdır. Bu nasıl bir iradedir insanlardaki anlayamıyorum ki. Her ne kadar bu tip insanlar bana samimiyetsiz geliyor olsa da en doğrusu bu aslında. Kime ne benim akşam yemeğinde ne yediğimden, gittiğim cafeden, sevgilimle sabahları uyandığımızda ki sersem hallerimizden, tatilde neler yaptığımdan, bugün hangi saati takıp ayakkabıyı giydiğimden... Kime ne?
Bunun birde - Erkek Milletine Her şey Anlatılmaz- kavramı var ki tabii ki ben bu noktada da sınıfta kalanlar arasındayım. Önüme her geleni yumurtladığım, tüm özelimi anlatıp kendime kişisel hiçbir şey bırakmadığım ve adamı ne hallere soktuğum durumlar var ki bunları anlatmaya kalksam apayrı bir blog konusu olur eminim. O yüzden bu konuya hiç girmeyip kendimi daha fazla utandırmak istemiyorum.
Kısacası şudur arkadaşlar; ahir ömrümün kısacık gününde bir kez daha öğrendim ki; insanın çenesini tutması gerekiyormuş. Nerede, ne konuşması gerektiğini bilmesi gerekiyormuş. Olup olmadık her yerde olur - olmaz her şeyi paylaşmamalı, dile düşürmemeliymiş.
Ben ettim siz etmeyin, dilinize hakim olun canlarım.
Not: Kimseye de güvenmeyin kendinizden başka!
Sevgi ile kalın...
31 Mayıs 2016 Salı
BUGÜN GÜNLERDEN HAYAT ŞARKISI
Tam artık "televizyonda izlenecek bir tane bile Türk dizisi yok" derken Kanal D ekranlarında rast geldim hayat şarkısı dizisine. Böyle kendimden bir parça bulabildiğim şeyleri takip etmeyi seviyorum. Ne bileyim geçmişime götürüyordur beni ya da hayal ettiğim ama asla elde edemediğim şeylerden bir parça buluyorumdur mesela. Bu tarz filmler, kitaplar, diziler... her ne ise.. İçinde bulunmayı seviyorum böyle şeylerin. Kendimi görüyorum. Kendimi buluyorum izlerken. İşte Hayat Şarkısı dizisi de bunlardan birisi benim için.
Bundan haftalar - haftalar öncesine gidiyorum yine. Bunalımımın en ağır dönemlerindeyim. Kimseyle konuşmak, görüşmek, anlatmak, gülmek hatta yaşamak bile istemiyorum. Deliler gibi sevip, aşık olduğum adamla berbat bir şekilde ayrılmışız. Sürünüyorum. Gururumla, acımla, hayallerimle yerlerdeyim. Televizyon karşısına pineklemişim salak saçma kanalları değiştiriyorum. İzleyeceğimden falan değil sadece zaman geçsin diye. Bir sürü kanalı zapladıktan sonra takılı kaldım bu dizide. Baştan aşağı trajedi, entrika ve acı gerçek kokuyor dizi. Halis muhlis Türk dizisi anlayacağınız. Yine de bir şans verip izledim diziyi. Ahmet Mümtaz Taylan'ın şirinliği ve rol kabiliyeti, Burcu Biricik'in mimikleri, Birkan Sokullu'nun gülüşü, Olgun Toker'in almanca aksanı, senaryosu, kurgusu ve dizinin her olaya rağmen ayakta tutmaya çalıştığı aile bağları o kadar bağladı ki beni diziye bir süre sonra bir baktım baya baya diziyi izler olmuşum. Her hafta acaba haftaya neler yaşanacak durumlarına giriyorum. İzledikçe kendimden kesitler buluyorum. Ve kim bana "ne zaman ayrılmıştınız" diye sorsa "Hayat Şarkısı başladığından beridir" diyorum. O kadar milat oldu dizi benim için anlayacağınız.
Hülya ( Burcu Biricik ) karakterinin yaşadığı hatalarla dolu geçmişi, sevdiği adamla mutlu, huzurlu bir hayat sürebilmek ve onun kendisini sevmesi için karşısına aldığı zorluklar beni çok etkiledi.Olmak istediğim güçlü kadını gördüm o karakterde ben. Çevirmediği durum, bulaşmadığı bela, oynamadığı oyun kalmadı kadının haftalardır. Ama hepsinin amacı sadece kendisini ve ailesini koruyabilmek ve mutlu olabilmek adınaydı. Ayrıca alışılagelmişin dışında baş rolün kötülüklerine rağmen bu kadar sevilmesi insanda ayrı bir denge yaratıyor ister istemez. Aynı numaraları bir Ferhunde, Firdevs Yöreoğlu, yenge Mukaddes yapmış olsa yerden yere vururduk onları. Bu tabularımızı yıktığı için belki de sevilmiştir bu kadar bu dizi. Kim bilir?
Bazı arkadaşlarım rol model olarak Hülya gibi bir karakterin çizilmesinin yanlış olduğunu savunuyorlar. Neymiş efendim; bu şekilde elde edilir miymiş erkek dediğin? Tam da bu şekilde elde edilir efenim! Erkek dediğimiz tür; gözüne bir şeyi sokmadan, bazı kıyaslamaları yapmadan, elindekini kaybetmeden, kıskanmadan, onun için gösterdiğin ve gösterebileceğin fedakarlıkları birebir burnunun ucuna kadar getirmeden kıymet bilen bir varlık değil ne yazık ki.. Eee bu durumda ne oluyor? İster istemez kadın milleti bin bir kurgu, şaşırtmaca, oyun içine sokuyor kendisini.
Yalandan yere kıskandırmalar, "bak giderim hee" tehditleri, karşındakinin ruh halini anlamak için şekilden şekle girmek kimsenin meraklısı olduğu şeyler değil ne de olsa. Erkek net olabilse, ne istediğini bilen biri olsa, her şeyi direkt söyleyebilse, kadınının her dediğini ciddiye alan ve önemseyen biri olsa, gözü dışarıda olmasa, hayatını tek kişilikmiş gibi yaşamasa ve gizli bir kara kutu gibi davranmasa kimse böyle olaylara girmez zaten.
Bir keresinde ismi lazım değil bir arkadaşımla oturuyoruz. Başladı bana nasihat vermeye. Örnekler ile anlatıyor her zamanki gibi. Bir gün annesi ve babası ile beraber dışarıya çıkmışlar. Annesi evdeki mobilyaları değiştirmek istiyormuş, babası ise asla ama asla bir eşya tamamen kullanılmayacak hale gelmeden değiştirmezmiş. Kadıncağız da ne yapsın. Önceden güzergahını belirlediği bir mobilyacının önünden geçerken "Aaaa!! Hadi gel bir fikir almak için bakalım şu mağazaya" diye kocasını soktuğu mağazada, çok beğendiği bir koltuk takımı için "Hayır ben bunu hiç beğenmedim" diye eşiyle inatlaşıp kocasına aldırmış o koltuk takımını. Ve öyle bir durum yaratmış ki, sanki kocası zorla almış gibi olmuş o mobilyaları... Bana bunu anlatıp daha sonra "Kadın olacaksın, istediğini elde etmeyi bileceksin" öğütleri verdi durdu kendileri. Ama bu kişi aynı zamanda sevgilisini "Sürekli bir oyunlar peşindesin, ben seni anlayamıyorum" diyerek ayrılmak isteyen birisidir.. Bu da apayrı bir konu.
Ben bu entrikalardan yana biri değilim aslında. Çünkü özünde tembel bir kişiliğim var benim. Öyle kafamda kuracağım sonra uygulayacağım, karşımdaki kişiyi ölçeceğim falan olayları bana göre değil. Zaten beceremem de. Çok defa denedim oradan biliyorum çünkü. Her seferinde kendi kazdığım kuyulara kendimi düşürüp toprak örttüm birde üzerime. Ben kim, olay çevirmek kim? Topaç gibi çevrildim durdum sonra. Ama yinede hak edene de bazen gerçekten oyun oynamak gerekiyor. Eğer azcık kıvırabiliyorsun böyle şeyleri ve karşında Kerim ( Birkan Sokullu ) gibi bir adam varsa acıma kardeşim! Vur belinden aşağıya gitsin. Sonuçta her şey ikinizin mutlu olması için değil mi?
Sonunda mutluluk olan yolda çekilen acılar haktır neticede. O yüzden aferin kız sana Hülya! Bırakma, devam et bu şekilde. Her hafta yapıştır bizleri de ekrana.
Öyle ki diziyi izlerken yanımda bir bardak limonlu su, bir bardakta tuzlu ayran bulunduruyorum. O kadar heyecanlı ilerliyor ki dizi tansiyonumuz bir yükseliyor bir düşüş gösteriyor, sağ olsunlar. Bakalım bu hafta bizleri neler bekliyor. Fragman oldukça etkiliydi. Eminim bölümde aynı etkiyi uyandıracaktır.
Not: Salı akşamları 20:00'dan sonra telefonuma gelen aramaları kabul etmediğim gibi kapıya gelen misafirleri de kabul etmiyorum. Peşin peşin söyleyeyim de sonra kem-küm etmesin kimseler.
Sevgiyle kalın.. :)
25 Mayıs 2016 Çarşamba
EN GÜZEL TERAPİ YOLUNU BULDUM!
Yeni kararlar aldığım ve yeni hayaller ile uyandığım günün öğlenden sonrasında, okuduğum bir makalenin üzerine uzun uzun düşündükten sonra yazıyorum bu yazıyı sizlere.
Dün gece oturdum ilk defa gerçek anlamda hayatımı gözden geçirdim. Eksik yönlerimi ve eksilerimi yazdım bir kağıda. Beni mutlu eden şeyleri ve mutsuz olmama neden olanları döktüm önüme. Topladım hatalarımı sonra çıkardım kendimden. Tüm kötülükleri bölüp attım bir kenara. Gerçekleri bir bir çarptım yüzüme. Yetmedi, sağlaması oldun dedim birde, oturdum ağladım bir süre. Ve şunu fark ettim ki ben yetinmeyi bilmeyen bir insanım. Ağzımdan "çok sükür" kelimesi düşmez olmasa da şükretmeyi beceremeyen biriyim ben.
Bir ara meditasyona merak salmıştım. Abuk sabuk ne kadar kitap varsa bu konular üzerine okumuş, kendime yeni bir yol arayışına adamış, huzuru meditasyonda bulabileceğime inandırmıştım kendimi. Saçma sapan kurslar, seanslar ve müziklerinde bir etkisi olmadığını görünce daha beter küsmüştüm hayata. Mutsuzluk benim kaderim diye dertlendirmiştim kendimi.
Bugün güzel bir güne uyandım. Güzel şeyler olduğundan değil, ben güzel hissettiğim için öyle olan bir güne... Dumanı üzerinde tüten mis kokulu kahvemi de aldım yanıma ve oturdum bilgisayar başına. Gündelik rutin olarak bir kaç haber sitesini gezindim durdum yine. (Not: Hiç bir internet gazeteciliğini parmağımı yalayıp sayfalarını değiştirdiğim gazeteleri okumaya değişemem.) Ekranımın sağ alt köşesinde kalan bir makale dikkatimi çekti daha sonra. Huzura ermek ve günlük streslerden kurtulmak için yazılan bir makale. Üşenmemiş, araştırmış madde- madde yazmışlar. Hepsi bilindik ama asla uygulamadığımız zırvalıklarla dolu. Maddelerin birinde, her insanın günde mutlaka 15 dakika sessiz bir ortamda gözlerini kapatıp hiçbir şey düşünmeden kendisini dinlemesi gerektiği yazıyordu. İyi güzel hoş diyorsunuz da yani, bu pek mümkün olan bir şey değil ki. Bırakın 15 dakikayı 2 dakika sessiz bir ortam bulamıyorum ben. Hadi diyelim böyle bir ortam bulundu, bu seferde hiçbir şey düşünmeden beynimi ve kendimi dinlemem imkansız. Uyurken bile yapamıyorum ben bunu kaldı ki birde uyanıkken!
Yine de işi gücü bir köşeye bıraktım. Kahvemin son yudumunu da afiyetle boğazımdan geçirirken sessiz bir ortam yaratmaya çalıştım kendime. Televizyonu kapadım. Arka odada çalan radyonun fişini çektim. Bilgisayarın fanı dahi ses çıkarmasın diye onu da telefonumla beraber komple kapatıp sessizliğe gömmek istedim kendimi. Bacaklarımı uzatıp, kapadım gözlerimi usulca. Düşünmemeye ve beynimi yormamaya çalışsam da tabii ki başarılı olamadım. Öyle bir adapte olmuşum ki çünkü sessiz bir ortam yaratacağım diye. Dışarıdan engel olamadığım bir sürü sese karşı yenik düştüm. Ne yaparsam yapayım o sessizliği yakalayamadım.
Beceremediğim sessizlik içerisinde sinirle gözlerimi kapatırken tuhaf bir şey oldu sonra. Aniden çocuk oldum ben. Çocukluğumda buldum kendimi. Annemin beni zorla yatırdığı öğlen uykularında gözlerimi yumup uyumaya çalışırken kulağıma dolan sokak sesleri misafir oldu penceremden içeriye. Çocukların oynadığı topun ayaktan ayağa geçerken çıkardığı o ses, arabaların sesleri, komşunun balkonda içtiği çayın kaşığının bardakta dönerken çıkardığı o şıngırtı, çocukların gülüşme sesleri, parktaki salıncağın gıcırtısı.. Sinirle kurtulmak istediğim onca sesin ne kadar güzel olduğunu ve o güzel çocukluğumdan kalma olduğunu fark ettim o anda. Daha da önemlisi duyabilmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu algıladım. Belki de ilk defa...
On parmağı yerinde olan bir insanın durduk yere parmaklarını sevdiğini ve onlar için şükrettiğini hiç görmedim ben şu zamana kadar. Bende hiç düşünmedim bu şekilde. Nasıl olsa vardı çünkü. İnsan yok olan şeyleri var etmek için o kadar çaba gösteriyor da var olanların kıymetini başına kötü bir şey gelmeden bilmiyor ne yazık ki.. Ayrılınca değerlenen sevgili, cebinde paran kalmadığı zaman biten ekmek, kötü bir kaza sonucu kaybettiğimiz bir organımız gibi... Varken önemsiz yokken değeri anlaşılan...
Ben bugün 15 dakika boyunca oturup hiçbir şey düşünmeden beynimi dinlendiremedim belki ama 15 yıl öncesindeki çocukluğuma gidip o güzel günleri düşünerek huzur bulabildim bir şeylerden. Ve daha sonra eksik olduğunu düşündüğüm her şeyin aslında bir fazlalık olduğunu ve ben istediğim sürece onları elde edebileceğimin farkına vardım. Çünkü ellerim vardı benim, duyabilen kulaklarım, gözlerim ve düşünebilen bir beynim. Ve oturup uzun uzun şükrettim Allah'ıma eksiksiz yaratıldığım için.
Ve anladım ki dünyanın en büyük meditasyonu, en etkili terapisi şükretmekmiş, elinde olan tüm güzelliklere..
İyi ya da kötü yaşadığım her ne varsa şükürler olsun. Beni yaratan beni ben yapan tüm sebeplere sonsuz teşekkürler...
22 Mayıs 2016 Pazar
ADINI SEN KOY
Yorgunum. Aklımla, kalbimle, yaşadıklarımla, hatalarımla ve görülmeyen doğrularımla.. Tamamen yorgunum. Etimden kemiğime kadar, ayak parmaklarımdan saç diplerime kadar tükenmiş durumdayım artık. Bu belirsizlik içinde bulunduğum durum genç yaşımda saçlarıma karlar yağdırdı, aklımı başımdan aldı uzak diyarlara fırlatıp attı sanki.
Üç ayı geçti ayrıyız sevdiğim adamla. Bunu da o kadar çok yazar oldum ki artık okuyan ve takip eden herkes çok net biliyor zaten. Gerçi son bir buçuk ayı es geçiyorum. Nasıl bir ayrılıksa bu, haftada en az bir iki defa görüşüyoruz. Her gün konuşuyoruz. Arada ölçüsünü kaçırıp birbirimize hesap falan soruyoruz, kıskançlık krizlerine bile giriyoruz. Hatta birkaç kez evlilik hayali vs. kurduk desem yalan olmaz. Öyle bir ayrılık içerisindeyiz. Eee son bir buçuk yıllık birlikteliğimize baktığımız zaman “normal bir ilişkimiz olmadı ki normal bir ayrılığımız olsun” demeden de geçemiyorum hani.
Geçen gün bizim malum kız grubu ile dertleşiyoruz. Yine konu dönüp dolaşıp bize geldi. Zaten töbe olsun bu kızlar benim kına gecemde göbek atmadan bırakmayacaklar peşimi. Durup durup dürtüyorlar o yüzden. Oturdum anlattım bende en ince ayrıntısına kadar. Hepsi tek bir ağızdan “ee kızım siz baya baya sevgilisiniz” dediler. Neremiz sevgili yaa bizim? Adam artık zırt pırt benim olduğum yerlerde bitmiyor, geceleri evimin önüne gelip son ses bizim şarkımızı çalmıyor, istediğim zaman istediğim kişi ile dışarıya çıkabiliyorum, her dakika resim - konum atıp durmuyorum, canım sıkılınca adamı didikleyip olmadık şeylerin hesabını soramıyorum.. blaa blaaa blaaaa.. Uzarda gider bu liste. Kızlar öyle bir dikip gözlerini manyakmışım gibi baktılar ki bana. Oturdum düşündüm bende. Sahi ne saçma sapan bir ilişki içerisindeymişiz ya biz. Şu an içerisinde bulunduğumuz durum normali aslında. Olması gerekende bu. Ama biz her şeyi o kadar anormal yaşayıp tükettik ki o yüzden tuhaf geliyordur belki de bize. Birbirimizin yaşam sahasına o kadar fazla müdahale etmişiz ki birlikteliğimiz zamanında şimdi kendimize ait bir yaşam kurunca ayrıymışız gibi geliyor bize.
Peki biz şuan birlikte miyiz? İşte onu tam bilmiyorum. Sevdiğim adam karşımda oturuyor ve ben ona AŞKIM diyemiyorum. Durduk yere sarılasım geliyor kocaman, kollarımı açıp yaklaşamıyorum. Bazen ona sonsuz ihtiyacım oluyor, “yanıma gel sana ihtiyacım var” diyemiyorum. Tamam, özgürlük güzel şey ona diyecek bir şeyim yok tabii ki ama bu belirsizlikte beni gün geçtikçe daha da çok tüketmeye başladı artık.
O kadar başıboş bir hayat sürdüm ki artık sapasağlam durmak istiyorum durduğum yerde. Güvenmek istiyorum birine. Güvende hissetmek istiyorum kendimi. Arkamı döndüğüm zaman sırtımı yasladığım kişi kim bilmek istiyorum. “Acaba” ile geçirmek istemiyorum artık günlerimi. Evim, yuvam belli olsun istiyorum. Evlilik Amerika ise ben Mekke’ydim belki ama ben artık bir aile olmak istiyorum. Amerika’yı keşfetmek istiyorum bir kerede. Bir kerecik olsun “bu benim” diyebilmek istiyorum artık…
Adı her ne olursa olsun bu belirsizlikten kurtulmak istiyorum. Yolumu çizmek için bana ışık olsun istiyorum. İçime Müslüm Gürses kaçmışçasına bağırıyorum durmadan.. Adını sen koy, adını sen koy…
Gelecekteki Sevgiliye Not: Gel bul artık beni. Benim sensizliğe gücüm kalmadı.
Gelecekteki Sevgiliye 2. Not: Gelirken yarım kilo çilek al getir. Şey… Canım çektide..