
Hayatımda yaptığım en büyük yanlışı düşünüyorum son 20 dakikadır. O kadar fazla ki hangisinden başlayayım, nasıl bir sıralama yapayımda en başa hangisini koyayım bilemedim. Yakın geçmişe göz attım sonra.. Size de olur mu böyle? Başınızı yastığa koymadan önce düşünür müsünüz neyi - ne kadar doğru yaptım, ben hatayı nerede yaptım diye? O kadar çok keşkem var ki geceleri uyuyamıyorum ben mesela..
Son zamanlarda yaptığım en büyük yanlış ise şu blog olayı oldu.. Ne güzel hayallerim vardı. Başıma ne geldiyse yazacaktım güya buraya. Kimse bahsi geçenin ben olduğumu bilmeyecek, ben ağzıma ne gelirse- Allah ne verdiyse yazacaktım burada.. Bir tek bloğu açan arkadaşım ve sevgilim bilecekti böyle bir sayfanın varlığını ve sadece onlar bilecekti Bahtsız Diana’nın kim olduğunu..
Ne oldu peki? Tutamadım ben çenemi.. “Yaa bak sana bir şey söyleyeceğim ama aramızda kalacak tamam mı” diye diye çevremdeki herkese duyurur oldum. Yetmedi facebookta yazılarımı paylaşmaya başladım.. Sırf daha çok kişi bilirse daha çok okunur bloğum ve belki de bir yerlere gelirim bu şekilde düşüncesi ile herkese afiş ettim kendimi. Halbuki tanınmak ya da bir yerlere gelmek değildi amacım bu bloğu açarken.. Ne ara bu kadar saçmalar oldum, kendime şaşırıyorum bazen..
Başıma ne geldiyse şu çenemden geldi benim.. Gizli nedir öğrenemedim tüm hayatım boyunca. Nerede nasıl konuşmak gerekir hep şaşırdım. İnsanların avuçlarının içine götürdüm ben koydum kozlarımı.. “Bak al bunları sakla, ileride benim ağzıma sıçarsın” dedim açık açık.. Gizli yaşamak nasıl olur bilmedim hiç..
Susmam gereken yerlerde hep carr-carr konuştum.. Konuşmam gereken yerlerde ise dut yemiş bülbüle döndüm ..
Herkesin hayatımla alakalı bir fikri oldu her zaman. Kimseye “sana ne, seni ilgilendirmez” diyemedim. Çünkü kendim gittim anlattım neyim varsa. Şimdi birde bunca zaman anlattıklarım yetmiyormuş gibi yazmaya başladım fazladan.. En azından şu bloğu gizli tutmayı becerebilseydim keşke.. Şu yazdıklarımla dalga geçen, küçük gören, kötü anılarımla sevinip, yazdığım mutlu günlerime gözü değen kaç kişi var kim bilir. En azından sahte değilim ben. Ne hissediyorsam ya da ne yaşıyorsam öyleyim. Maskelerim yok yüzümde.. (Buda benim kendimi avutma biçimim!)Pişmanlıklarım ve keşkelerim olsa da ben bir insanım.. Ve hatasız insan olmaz.. Olmuyor ne yazık ki..
Kapatıp tüm hesapları yeni bir hesap açayım diye düşünsem de enteresan bir şekilde vazgeçemedim Diana’dan. Ne ara bu kadar yakınlaştık ne ara benimsedim ben bu ismi bilmiyorum. Sanki Bahtsız Di. Benim çok yakın bir arkadaşım, eşim, ailem hatta kocammış gibi.. Kopamıyorum ondan. Başka bir takma ismi yakıştıramıyorum kendime. Evladımı camii avlusuna bırakmak gibi hissettiriyor başka bir hesap açmak..
Onca zamandır hatta kendimi bildim bileli yok msn yok facebook yok instagram bla blaa blaa aklınıza ne gelirse kullanmış ve bir kez olsun takip edilmekten çekinmeyen ben (hatta takipçisi artsın diye tribe giren yine ben) şimdilerde ise tam tersi bir insan oldum çıktım. İnsanların nerede olduğumu ne yaptığımı kiminle olduğumu bilmesinden o kadar çok rahatsız oluyorum ki.. Hep bir korku var içimde. Takip edilme, tenhada yakalanma, tehdit edilme hatta öldürülme korkusu.. ( Ailem, Sevgilimde -eski sevgilimde- koruyamiyor zaten artik beni) Hayatımda o kadar kötü kalpli insan var ki çünkü onlar disinda..
Gerçi bir yandan düşününce de “Amaaaan bee, kim ne yapsın benim kıçı kırık iki fotoğrafımı ya da yazımı sanki” diye de geçiriyorum aklımdan..
Şu çenemi tutaydım iyiydi de işte tutamadım be Diana.. Senide reklam ettim böyle.. Zaten bahtsızdın şimdi daha da bahtsız oldun.. Senden de çok çok çok özür dilerim..
Bu Blogda Ara
31 Mart 2016 Perşembe
BAYAN BAHTSIZ ÇENE!
İLİŞKİDE EVRE EVRE YEMEK YEME SAFHALARI !
Açım!! Baya bildiğiniz açım hem de, az buz değil hani.. Kaç gündür kendime "aferin kız ,maşallah bana" diye gaz verip dursam da bugün öğlenden sonrasında isyan bayrakları çekmeye başladı artık midem. Eve geldiğimden beridir tam üç defa buzdolabını açıp "hayır bunu kendime yapamam" diye geri kapadım. Baktım olmuyor bu sefer eskiden abur cubur çekmecesi olan şimdilerde ise sadece sakız bulundurduğum çekmecemi sevdim durdum. Bugün açlığımın tam KIRK BİRİNCİ günü bitti. (41 kere maşallah bana ) Baktım olacak gibi değil bari bloga bir şeyler yazayım da zaman geçsin dedim ama aklıma yemekten başka hiçbir şey gelmiyor.. Arada eski sevgilim geliyor birde aklıma.. Sadece ikisi.. Başka bir şey yokmuş gibi bu dünyada düşünülüp,konuşulacak... Hay Allah'ım yaa! O kadar sıkıldım ki bu durumdan anlatamam size. İkisi içinde yazmak çok saçma geliyor artık. En azından ikisini de birbirine karıştırayım da öyle yazayım dedim. Ve ortaya şu konu çıktı;
İLİŞKİDE EVRE - EVRE YEMEK YEME SAFHALARI;
1. EVRE: Beraber Bir Şeyler İçelim mi?
Tarafların henüz birbirine açılamadığı, duygularını ve isteklerini bastırdığı, en gergin ama en güzel evredir aynı zamanda.
Kırk yılın hatırı vardır diye oturulur bir kahve söylenir öncesinde.. Daha sonra karşılıklı konuşma başladıkça, taraflar kendinden bahsettikçe eğer ki konu konuyu açma faslına kadar ulaşıldıysa bardak bardak çaylar gidip gelir masaya. Ne tatlı sohbettir o, tadına doyum olmaz. Garip bir heyecan vardır hep gizlenemeyen. Bunun etkisiyle ya çayı dökersin masaya ya da yanında verilen kurabiye parçalanır elinde. Dünya durur, herkes ölür, saatler akmaz o sırada.. Açlığın gelmez aklına.. Bayat olarak kakalanan çay bile dünyanın en tatlı çayı tadını bırakır damağında.. Ancak eve geldiğinde aklın başına gelir aç karnına mideni çay ve kahve ile ne kadar deldiğin.. Ve anahtarla kapıyı açar açmaz kendinizi ilk bulduğunuz yer tabii ki WC olur.. (Eee içersen o kadar çayı-kahveyi...)
2.EVRE: Harika Bir Restoran Biliyorum, Akşam İçin Müsait misin?
İlişkiye halen başlanılmamıştır. İlk yemek sonrasında konuşulur ve yol çizilir genelde. Tamam mıyız yoksa devam mıyız diye. Bu yüzden önemlidir. Bu evrenin en güzel yanı, içinde kararsızlık barındırmaz. (En azından yemek konusunda) Önceden ayarlanılan bir yemek olduğu için gidilecek yer bellidir. Gerçi kendi içimizde bir dünya kafa patlatırız "acaba nereye gitsek" diye ama o gün gelip çattığında mekan belirlenmiş olur çoktan..
3.EVRE: Allah Kahretsin! Ben Şimdi Ne Yiyeceğim?
En sıkıntılı, en berbat durumlardan birisidir bu ilk buluşma esnasında ne yiyeceğim derdi. Bir kadının "ben bugün ne giyeceğim" derdi kadar vahim ve önemsenecek ciddi bir konudur. Ketçaplı mayonezli şeyler yiyemezsin, mideni çok şişirip rahatsız edecekler şeyler yiyemezsin, dişinin arasına girebilecek, üzerine dökülebilecek, dudağının kenarından akabilecek hiç bir şeyi yiyemezsin. Mönü sana bakar, sen mönüye bakar durursun saatlerce. Zor bir durum.. Gerçekten çok zor!
4.EVRE: Bir Kerede Nereye Gidelim Sorusuna Cevap Versen?!!
İlişki artık kurulmuştur. Sevgililik dediğimiz bu önemli kavramın içerisine girdikten sonra görüşmeler sıklaşır. Her gün görüş, sürekli beraber bir şeyler yap kısmı zamanla monotonlaştırır kişileri. Dışarıya çıkıldığı zaman farklılık arar çiftler.. Her zaman aynı yere gitmek ya da ilk defa gittiği bir yerden hiç memnun kalmadan kalkmak sinir bozucudur. Ne yiyeceğiz ve nerede yiyeceğiz gibi başlanılan konuşmalar yer yer sağanak kavgalara bile dönüşebilir hatta.... Sakıncalı bir durumdur!
5.EVRE: Aşkım Baksana Bi Dişimde Maydanoz Kalmış mı?
Belirli bir süre sonra yukarıda saydığım saçmalıkların hepsi son buluyor tabii ki.. Eğer -oldu bu kişi- diyorsak onun yanında kasılmanın, heyecan yapmanın, farklılaşmanın hiç bir anlamı yok. Öyle bir bütün oluyor ki insan ilişkisinde, sevdiğin kişiye bakmak kendine bakmak gibi oluyor. Aslında bu çok güzel bir duygu.. Ne havalı bir cümle şöyle bakıldığında; "Sana bakmak, kendimi görmek gibi"... Ama bu demek değil ki al o kişiyi ayna olarak kullan! Biraz zamana yayılmış ilişkinin rahatlığı, biraz yakınlığın verdiği imtiyazlar biraz da kişinin boş vermişliği sonucunda bir bakmışsın, yanında çay içerken ellerinin titrediği kişinin karşısına geçmiş, elinde kürdan ile "bak bakim dişimde bir şey kalmış mı".. Olmadı canım! Hiç olmadı bu durum..
6.EVRE: Çok Yedik Bee - Şiştim Vallahi!
Bunu genelde erkekler yapar. Hatta %98lik kısmını erkekler oluşturur bu evrenin.. Yemek sonrası şişlikleri, göbeklerini sevmeleri bir de üzerine soda içmeleri meşhurdur. Dışarıda yenmiş ise yemek arabada başlarlar ya da evde yenildiyse yemek sonrası sen kalkıp adamın yanına oturur oturmaz.. Paatt-patt-patt!!! Gaz çıkarma faslı erkeğin karnının doyduğunun, ihtiyaçlarını karşıladığının belirtisidir. Tamam yani insani bir ihtiyaç olabilir ama bunu ulu orta bizim tepemizde yapıyor olmaları cidden çok rahatsız edici! İlk zamanlar "yaa gördün mü bak ne kadar da özdeştik artık seninle, çekinecek hiçbir şeyimiz yok" olaylarına sürüklense de, bu konu daha sonraki zamanlarda "bu kişinin bana hiç saygısı yok" triplerine sokuyor insanı..
7.EVRE: Sen Gittin Gideli Hiç İştahım Yok Benim..
Ayrılıklar.. Malum.. Hiç beklemediğimiz kişiler bile ayrılabiliyor. İlla herkes ayrılıp gidecek diye bir kaide yok elbette.. Kimilerine bir bakıyorsun, kadın sevdiği adam için yemek yapa yapa bir ömür bitirmiş adam da sevdiği kadının yemeklerini yiye yiye koca bir hayatı devirmiş. Ama mutlu sonları yazmaktan ziyade bunun birde diğer yüzü var.. Ayrılık.. Kendimden ve çevremdekilerden örnek alacak olursam eğer bana daha yatkın geldiği için bu şekilde yazmak istedim bunu.
Tam bir dengesizlik evresi. Bir bakmışsınız deli gibi yemek yiyorsunuz. Sarmalar, dolmalar, börekler, tatlılar.. Bir bakmışsınız gram lokma geçmiyor boğazınızdan..
Sıfır iştah sıfır istek.. Dışarıda gittiğiniz her yerde onunla bir şeyler yemişsiniz mutlaka, ya da saçma bir patlıcanın bile bir anısı var geçmişinizde.. Canı bir şey çekmez, kursağından tek bir lokma geçmez oluyor bir süre sonra insanın..
Hee birde beraberken yüklen - yüklen - yüklen yaptınız zaten mideye. G*t göbek dağıttınız iyice. Bu sefer haydi hem acım yatışsın hem de ben forma gireyim diye bir dünya spor salonuna, diyetisyene para harca dur. Eeee ne oldu peki şimdi? Döndük mü yine başa...
Elden giden gittikten sonra arkasından fazla üzülüp ağlamaya gerek yok.. Böyle olacağı varmış demek ki böyle olmuş.. Her zaman bu dediklerim olacak diye bir şeyde yok tabii.. Bunlar sadece benim tecrübelerim ve düşüncelerim.. Pek bir içime sinmedi bu yazdıklarımda ama en azından açlığımı biraz daha yatıştırdı. En iyisi yediklerim içtiklerim kendime kalsın, anılarımı anlatayım bundan sonra..
29 Mart 2016 Salı
Güvenmek Mümkün Değil Artık..
Aslında güven dediğimiz şey bir anlık deli cesareti..
Birine kendini açmak, anlatmak, paylaşmak... Gözümüz arkada kalmadan arkasında durmak, sahiplenmek.. Malını, canını feda etmek yeri geldiğinde.. Korkularını, hayallerini, zaaflarını, endişelerini, geleceğini ve hatta geçmişini anlatmak birine.. Yazması ne kolay, yaşaması ne zor bir durum.. İşte bu zorluğun adıdır güven dediğimiz şey..
Ailem, dost bildiklerim, sevdiğim adam dediğim.. Ne çok kişiye GÜVENdim ben.. Hiç bir zaman kapıları olmadı hayatımın. Hep açık oynadım kartlarımı.. Kim istese aldım kalbimden içeri.. Kilitlemedim kendimi çevreme.. Neyim varsa anlattım, neyim varsa serdim önlerine..
Bazen bir kuru ekmek kadar azdım, bazen de sultan sofrası gibi.. Ama neyim varsa paylaştım çekinmeden.. Düşündüm ki herkes benim gibi.. Düşündüm ki herkes iyi niyetli.. Güvenebileceğimi düşündüm hiç tereddüt etmeden.. Unuttum insanoğlunun çiğ süt emmiş olduğunu..
Kaç bıçak var sırtımda sayamıyorum şimdilerde. Artık sızlamıyor bile yaralarım.. Ağlayamayalı baya bir zaman oldu sanırım..
Şu anda o kadar yabancıyım ki çevremdekilere.. Üvey anne kucağı ne kadar sıcak ise o kadar ısınabiliyorum karşımdakilere.. Adımı bile söylerken birine, korkuyorum.. Susmak bilmeyen dilime kocaman bir mühür vurulmuş gibi sanki..
Güvenerek yaptığım her yanlıştan, güvensizlikle sıyrılıyorum sanırım..
Hani bir laf var ya tabiri caizse, bu dünyada bir tek babama güvendim onu da annemin üstünde yakaladım diye..
Ben artık kimseye güvenmiyorum..
28 Mart 2016 Pazartesi
BEN ÖMRÜMDE SEVMEDİM ÖYLESİNE...
Yıl 2012.. Şuan çalıştığım yerde daha ikinci yılım.. Şimdiki gibi her önüne gelene kafa tutan, işi avucunun içi gibi bilen biri değilim henüz.. Müşterilere ve olaya hakimim ama bayiiler ile telefonda konuştuğum zaman mutlaka bir şeyleri ya yanlış yapıyorum ya da birbirine karıştırıyorum.
Çok sık çalıştığımız bir bayii var. Aynı zamanda sektörün en büyüklerinden.. Sahibinin bir yeğeni var( ben çok sonradan öğrendim yeğeni olduğunu) ama var ya nasıl anlatayım ki; ukala, gıcık, havalı, kasıntı bir şey. Telefonda bir şey soramıyorsun, öğrenemiyorsun. Artistliğinden yanına yaklaşılmıyor. Resmen nefret ediyorum telefona o denk gelip konuşmak zorunda kaldığımda.. İçimde hep aynı söylem; - Sen benim bir gün karşıma çıkacaksın ve senin kafanı,gözünü dağıtacağım. deyip duruyorum kendi kendime..
Gel zaman - git zaman ben işi epey bir öğrendim. O bana telefonda afra-tafra yapan patron yeğeninin ifadesini alacak kıvama geldim.. Ofis tadilatta.. 2012 Mayıs ayındayız. Bu bir prosedür için bizi aradı. Ben şak-şak-şak veriyorum buna cevabı.. O sırada ne oldu hatırlamıyorum ama bu telefonda benim söylediğim bir şeye gülümsedi.. ( Ben ömrümde daha öyle bir ses duymadım!! ) Nasıl kendimi kaybettiysem artık, yere düştüm koltuğumdan. Ciddiyim hee.. şaka falan yapmıyorum ya da abartmak için yazmıyorum bunları. Bildiğin baya bir yere kapaklandım ben onun gülüşünün kulağımda bıraktığı ses ile..
O gün bana ne oldu bilmiyorum.. Ben ömrümde hiç öyle bir duygu hissetmedim. Sürekli kendimi tembihliyorum "Diana saçmalama - Diana o uyuzun teki - Diana yüzünü bile görmedin (belki çok ama çok çirkin) - Diana belki de evlidir!" Kafamda sürekli istişare yapıyorum.. Aklımda hep onun adı, kulağımda hep onun gülüşü.. Elim sürekli şirket telefonunda.. 576 ile başlayan o numara arasında, bir kez olsun sesini duyayım derdindeyim. Bir süre sonra o kadar çok bahane bulup onları arar oldum ve o da mecbur kaldığı her yerde bana soru sorar oldu ki, baya baya her gün belki bir saat telefonda konuşur olduk..
Zaman geçtikçe merakıma yenik düştüm. Bir şekilde facebook hesabından bunu buldum ve ekledim. O kadar çok utanıyorum ki ama kendimi açıklamaya.. Sürekli mesaj yazıp yazıp siliyorum. O her konuda fitne fücur olan deli kızdan eser yok bende. ilk eklediğimde resimlerine falan bir baktım, benimle yakından uzaktan alakası yok. Normalde hayatta bakmayacağım, beğenmeyeceğim bir tip.. (Yakışıklı olmadığından değil, gerçekten çok yakışıklıydı ama kim görse "Diana sen böyle birinden asla hoşlanmazsın" diyorlardı bana ve öyleydi de yani) Yine de vuruldum ben ona.. Benim için dünyada ondan başka bir canlı yoktu resmen..
Arkadaşlarımın, ailemin ve tüm çevremin alay konusu oldum o sıralar. Tüm hayatım facebook oldu.. Acaba bir şey paylaştı mı, acaba şimdi nerede, ne yapıyor. Zaman içerisinde facebook üzerinden baya sağlam konuşmaya başladık.. Konuşmaların geneli iş ile alakalı bile olmuş olsa.. yine de onunla konuşuyor olmak bambaşka bir duyguydu benim için..
O sıralar Orhan Gencebay ile Bir Ömür albümü yeni çıkmıştı.. Ben pazar nöbeti yüzünden ofisteyim.. Facebookta onun resimlerine bakmaktan çalışamıyorum bile.. (Birde o zamanlar profiline kim baktı modası vardı, sürekli dua ediyordum "Allahım lütfen profiline bu kadar sık girdiğimi anlamasın" diye ) Sayfasında gezinip dururken albümün resmini paylaştı.. İşin aslı öyle bir albüm çıktığından haberim bile yoktu o zamana kadar.. Direk youtube'dan açtım tüm albümü dinledim.. Dinledikçe ağladım, dinledikçe aşık oldum, dinledikçe daha çok sevdim onu...)
Bu duygunun gerçekten bir tarifi yoktu bende.. Birini görmeden, tanımadan.. Sadece sesiyle, sadece yaklaşımıyla, sadece Orhan Gencebay şarkıları ile bu kadar deli sevebilmek.. Mümkün müydü gerçekten..?
Sürekli dilimde aynı sözler.. Albümde Zara'nın seslendirdiği -Dilenci şarkısı.. Bir süre sonra öyle bir duruma geldim ki artık aşkımdan, nefes alamıyorum.. Yemek yiyemiyorum, yaşayamıyorum.. Durgularımı ya dile getireceğim ya da işi-gücü bırakıp gideceğim buralardan..
Normalde namaza, oruca çok düşkün biri değilken bildiğin 5 vakit namaz kılan birisi oldum çıktım.. Her gün dua etmeye alıştım.. Onun sevdiği, onun uygun gördüğü, beni ona yakınlaştıracak her şeye seve seve kendi isteğimle koştum.. Onu sevmeye devam ettikçe ve ona tutuldukça daha bir "insan" gibi hissediyordum kendimi.. Daha kalbi temiz, daha ruhu hafif... Daha bir başkaydım artık.. Bir kez olsun kabus görmedim onu sevdiğim zamanlarda.. Her gece en beyaz rüyam oldu öyle geldi bana..
Mery ile Göztepe Mado'da oturuyoruz bir akşam. (her akşam orada oturuyorduk gerçi) Bana bir deli cesareti geldi.. Ağlaya ağlaya Orhan Gencebay dinlerken birden telefonu elime aldım ve O’na mesaj yazmaya başladım. Mery'de destek çıktı bana.. Çünkü ne kadar acı çektiğimin, ne kadar sevdiğimin en büyük o farkındaydı.. Ya hep ya hiç dedim ve ne varsa içimde yazdım, gönderdim.. Arkasında da facebooktan beni en çok anlatacak şarkıyı paylaştım.. Zara- Dilenci.
Mesajı 19 saat sonra okudu.. Tam 26 saat hiç bir cevap gelmedi... Nasıl heyecanlıyım, nasıl kaybetmişim kendimi ama.. Ellerim titriyor telefonumun mesaj kutusunu kontrol ederken.. Korkumdan telefonlara bakamıyorum ofisteki... Gözlerim sürekli ıslak ıslak.. Ağlamaya hazır, bekliyorum bir cevabı..
Tüm gün beklediğim cevap, akşam saati tam işten çıkacağım sıralarda geldi.. Gerçekten çok şaşkın olduğunu, bunu bu şekilde hiç düşünmediğini, ve birbirimizi bire bir tanıma fırsatımız olmasa da benim ne kadar iyi biri olduğumu bildiğini yazmıştı mesajında.. O kadar kibar hayır demişti ki sevgime, ve bir hakkım olmadığı halde helallik istemişti benden sırf ona gönül koyduğum için.. Kim bu kadar temizdi bu dünyada.. Kim bu kadar mükemmeldi..? Benim gözümden bakacak olursanız eğer, kaç yıl geçti aradan hala "-Kimse" derim buna cevap olarak.. Ve mesajının ardından O'da şunu paylaştı direk; Yıldız Tilbe - Aşkımı Sakla...
Zamanla ister istemez konuşmalarımız azaldı.. Hiç aramaz, telefonlara çıkmaz oldu hatta.. Aylar sonra ilk konuşmamızı hatırlıyorum da telefonda, ben daha o kadar çok göz yaşı dökmedim ömrüm boyunca.. Üç gece hiç uyumadan ağladığımı biliyorum ben ona olan sevgimden..
Ya sonra? diye soracak olursanız eğer, aradan fazla zaman geçmedi ki askere gitti.. Askere gitmeden önce beni zaten sosyal medya hesaplarından falan silmişti... Sadece çevresinden duyduğum kadarı ile takip edebildim onu.. Askerden döndükten sonra başka bir yerde çalışmaya başladı.. Arada halen telefonda konuşuyoruz.. Etkileniyor muyum sesinden, hiç bir fikrim yok.. (Belki bazen..) Ama şöyle bir geçmişi düşününce... özlüyorum o günlerimi.. O saf sevgimi, o aşkla bakan gözlerimi.. Onu sevmeyi bile o kadar çok seviyordum ki ben...
Ne öncesinde ne de hissettiklerimin etkisini kaybettikten sonra bir kez olsun görmedim onu.. Ben onu görmeden sevdim.. Şu an o kadar yakınız ki birbirimize.. Ofisten çıksam onun şirketine yürüyerek 10 dakikada giderim.. O kadar yakın.. Ama o kadar uzak benim için.. Ben onu böyle sevdim.. Görmeden, dokunmadan, kokusunu hiç bilmeden, hissedemeden.. Ama en çok onu sevdim...
Bu yazdıklarım yaşadıklarımın ve hissettiklerimin milyonda biri bile değildir... Açıkçası bunları yazmak bile hissettiklerimi kirletir diye korkuyorum. Hiç bir kelime, söz anlatamaz çünkü o zamanlar ona olan aşkımı anlatabilmek için..
Sadece bu sayfa benim içim gibi, kalbim gibi.. Ve içimin en güzel yeri ile sevmişsem ben bir zamanlar bu adamı.. Onun baş köşede olması gerekiyordu yeri.. O yüzden yazmak istedim belki de..
Umarım çok mutlu olur, umarım Orhan Gencebay şarkılarını yaşatabileceği bir aşk bulur, umarım güneş yüzü hep aydınlığa bakar..
Ben O'nu çok sevmiştim.. Kısmet değilmiş ki demek ki olmadı.. O beni sevemedi.. Ben elmayı seviyorum diye elmanın da beni sevmesi gerekmezdi zaten.. Ben onu sevdim ya, o bana yeter...
26 Mart 2016 Cumartesi
Mart Ayında Bir Kedi Kadar Olamadın Be Diana!
Mart ayı yengeç burcu için yükseliş getirecek bir aymış. Maddi yönden ve kariyer planlaması için oldukça başarılı geçecekmiş. Vallahi öyle yazıyordu gazetede.. Ben tamamen o gazetedeki astroloji yorumcusunun yalancısıyım. Gerçi haksızda sayılmaz yazdıklarında. Bu ay iş hayatım oldukça parlak geçti, yeni atıldığım tüm işlerin altından başarı ile kalktım, blog sayfam beni şaşırtacak şekilde harika yorumlar ve izlenme oranlarına ulaştı. Günde tek makale yazısı yetiştiremiyorken bir anda bunu 6-7 taneye çıkardım.(Ben şok!) Yetmedi birde YGS sınavına girdim,parmağımı yalayıp tek bir sayfa çevirmeden kitaptan, sıfır çalışma ile beklenmedik iyi bir sonuç aldım.
Her şey güzel, her şey yerli yerinde.. Peki ya kalbim? Tükürdüğümün astrologu bunun içinde birkaç güzel şey yazaymış ne olurmuş sanki?
İstediğin kadar başarılı ol, istediğin kadar üstün ol.. Eğer sol tarafınız boş ise hiçbir önemi yok bu güzelliklerin. İnsanda hep bir eksiklik duygusu kalıyor.. Hatta nasıl diyordu Mustafa Ceceli bir şarkısında; "Hep eksik diyorum ya, o bile az."...
O gün çok güzel geçmiş mesela, boyumdan büyük işler yapmışım, başarmışım, mutluyum. Akşam oluyor paylaşacak kimsem yok. Günün yorgunluğunu bir fincan kahve ile atacağım kimsem yok... Tamam çevresi çok geniş bir insanım, bir sürü bir sürü dostum var, arkadaşım var, ailem, çevrem var.. Hatta öyle ki bıkkınlık geliyor bazen. Yalnız kalmak duygusuna hasret kaldım zaten son bir buçuk aydır. Sürekli her yanım insan dolu.. Kalabalık kalabalık konuşmalar, gezmeler - tozmalar, kahkahalar, eğlenmeler falan ama.. Bu dediğim başka bir eksiklik. İnsan -eş- arıyor yanında.. Omzuna başını yaslayıp hayaller kurup, huzuru arşa çıkartabileceği, sarılıp birkaç dakika aşk ile gözlerini kapatabileceği, sıcacık içten bir gülüş arıyor insan..
Her günü kavga kıyamet, laf söz dolu geçen bir buçuk yılım var geçmişimde.. Buna rağmen sorsanız şimdi bana, hayatımın en güzel yıllarını.. Onunla geçen anlarımı sayarım size. Bir insan kavga ve trip dolu bir gününü özler mi? Özlüyorum vallahi.. (Deli gibi hem de.) Nasıl bir yoksunluk halidir bu.. Günde iki paket sigara içiyormuşum da bir anda sigarayı bırakmışım gibi..
Sürekli elim telefona gidiyor, numarasını çevirip arama tuşuna basmamla, aramayı bitir demem arasında bir kaç salise ya oynuyor ya oynamıyor. Erkekler askere gidince sivil hayatlarını özlerler de, askerden döndükten sonrada ömrü hayatları boyunca askerlik dönemlerini anlatır dururlar, "ahh bee o günlere dönmek lazımdı şimdi" derle ya.. İşte buda öyle bir ikilem..
Yan yanayken kan kusturduğum, ben seni istemiyorum tripleri yaptığım, her gün mızmızlandığım, bana özgürlüğümü geri ver diye haykırdığım adam, yanımdan beş dakika uzak dursa geberiyorum resmen yokluğundan. Onca zaman geçmemiş olsaydı ya da çok fazla kırmamış olsaydık birbirimizi belki giderdim kapısına, af dilerdim barışalım diye.. Ama bu kadar kopmuşken tekrar bağlamanın bir anlamı da olmuyor. Soğuyan çayı ısıtınca tadı kaçıyor da, soğuyan kalbi ısıtınca sevgin azalmıyor mu sanki?
Bunca gel-git, geçmiş, aşk acısı... Tüm bunlara rağmen içimde inanılmaz bir sevme ve sevilme duygusu var. Bazen diyorum ki kendi kendime; - Hadi o zaman ne duruyorsun?.. bazen de.. - Otur oturduğun yerde, bir akıllanamadın, az kendin için yaşa şu hayatı. diyor içimdeki ses..
Birine yeniden kendini anlatmak, başka birine alışmak, emek vermek, zaman harcamak, huyunu - suyunu öğrenme faslı... Aaaaayyy yeter!!! Vallahi hazır değilim ben bunlara. Olmaz yani, çekemem ben. Zaten genel olarak her konuda tembelim. Armut piş, ağzıma düş bir ilişkide bu zamanda bulmak çok zor.. Zaten her ne kadar "O'nu bir daha istemiyorum" tembihlerinde bulunsam da kendi kendime.. Hala danalar gibi kocaman seviyorum O'nu.. (Allah benim cezamı versin.)
Neyse... Mart ayının sonuna geldik zaten.. Bakalım belki de nisan ayında yeni yeni aşkların kapısını aralar burç yorumcuları. Ya da yine kumarda kazanıp aşkta kaybederiz. Yaşayıp göreceğiz..
Posted via Blogaway
25 Mart 2016 Cuma
-MIŞ GİBİ..
Ofisteyim, işlerimi toparlamışım.. Müzik ruhun gıdası, madem karnımda aç bari ruhumu doyurayım dedim.. Gülben Ergen'in bir şarkısı vardı eski albümlerinden birinde.. -Mış gibi isminde.. Ne güzel şarkı ya.. Açtım onu dinliyorum..
Ne diyor şarkıda;
Bir daha bu ateşi yakmam,
Giderken ardıma bakmam,
Kapısına kilit vururum umudumun,
Ben -mış gibi yapmam...
Hayatımız bu düzende devam ediyor aslında. Sürekli birilerine ve bir şeylere ayak uydurmak için -mış gibi yapıp duruyoruz. Olmadığımız kalıpların içine girip, bambaşka birisiy-miş gibi davranıyoruz.
Örnek verelim; Mutsuzuz.. Köpekler gibi Mutsuzuz hem de.. Sırf o sevmediğimiz insanlar mutsuzluğumuzdan mutlu olmasınlar diye bol kahkahalı fotoğraflar- selfieler çekilip, orada burada mutluluk pozları kesmiyor muyuz? Mutluy-muşuz gibi yapıp..
Ya da sevmiyoruz mesela birini, hem de hiç sevmiyoruz. Sırf toplumda o kişi fazla seviliyor diye, onunla iyi geçinirsem hayatımın bir ucunda bana faydası olur diye, dostumun dostu benimde dostum olmak zorunda düşüncesi ile ( ne bileyim patronun olur, müdürün-sorumlun olur, kaynanan olur ya da ailenden-arkadaşlarından çok sevilen ama senin hiç sevmediğin birisi olur bu kişi ne bileyim ) o kişiyi seviyor-muş gibi yapmıyor muyuz sanki hiç? - Hiiiiç inkar etmeyin yapıyoruz bunu!! -
Bende yapıyorum. Daha doğrusu yapmayı deniyorum. Pek bir becerikli olamadığım içinde kısa sürede dışlanıyorum insanların içinden. Yüzüne gülüp arkasından dil çıkartacağım mesela birinin dimi.. Mutlaka benim dil dışarıdayken o kişinin dönüp arkasına bakası geliyor.. Sonra benim yüz şekilden şekle giriyor tabii..
Neden bilmiyorum ama hepimizin böyle bir durumu var. Olduğumuzdan farklı biriymiş gibi görünmek, ayıp kapatmak, hata gizlemek, daha şaşalı bir hayat yaşıyormuş gibi davranmak, başkalarına kendimizi beğendirmek.. Sayılacak bir çok neden içinden sadece aklıma gelenler bunlar..
Kendime bakıyorum mesela..Eski sevgilimin bir sürü klişesi vardı.. Kadın dediğin mutfakta aşçı gibi olacak derdi. Ben onun gözüne gireceğim diye bazen bir bakıyordum kendime, Anaaaa... Resmen Emine Beder olmuşum ya ben.. Bu olay biterdi bu sefer bir başlardı, yok efendim neymiş; - Kadın dediğin dışarıda hanımefendi olacak- mış.... - Ben sırf beni sevsin, soğumasın, diye.. Sokağa bir çıkışım var.. Saçlar iki yandan örgülü (bildiğin pakize), "Nasılsınız inşallah" falan diye konuşuyorum insanlarla, eteğimi - elbisemi düzeltmeden oturmuyorum falan böyle... ( Benim gibi pata-küte yaşayan bir insandan bahsediyoruz yaaani!!) Neyse! Bu klişelerin daha dahalarıda var.. Saysam, anlatsam.. Olmaz şimdi burada.. Yorulurum hem yazarken.. Çok uzun, çok..
Yürüyor mu peki bu şekilde, hayat daha yaşanabilir şekilde mi devam ediyor? Asla...! Sürekli bir baskı hali, sürekli bir "bu ben değilim" bunalımı, sıkılma, daralma, depresyon halleri.. Ve devamında gelen agresif tepkiler.. "Eeeeaahhh yeter bee" bağırmaları, isyan bayraklarını sallamalar.. Bla blaa blaaa...
Başkaları gibi olmayı bırakmak lazım. Kimsenin çakması olmaya gerek yok. Kimse için, olduğumuzda başka biri gibi tavırlara bürünmek anlamsız. Yaaa bir bırakın, sizi seven böyle sevsin.İzin verin insanlara, sizi olduğunuz gibi kabul etmeleri için. Sizi hatalarınızla, yanlışlarınızla, eksiklerinizle kabul etmeyen insandan size bir cacık olmaz zaten.. Sıvı cisim miyiz ki biz şekilden şekle giriyoruz, bulunduğumuz kalıbın şeklini alıyoruz anlamıyorum ki ben...??!! Hepimiz insanız sonuçta.. Ya sen hiç tuvalete çıkmıyor musun?? Ne bileyim çişin gelmiyor mu senin? Akşam olduğunda uyumuyor musun? Karnın acıkınca yemek yemiyor musun? Sevinince gülümsemiyor, üzülünce ağlamıyor musun? Nasıl bir şekle bürünüyorsun böyle anlamıyorum ki? Var öyle tipler.. Ben şahidim!. İnsan gibi davranmıyor.. Sanki dersin ki heykel, mumya, biblo gibi havalarda.. Sonrada kendi iç dünyana çekilince ağla- sızla..
Ben nasıl istersem öyle yaşıyorum vallahi. Kim ne demiş, kim ne söylemiş benim için umurumda değil.. Arkamdan konuşup beni eleştiren herkes için "o önce kendine baksın" diyip geçiyorum. İki dakika üzülsem, moralim bozulsa hakkımda düşünülenlere, üçüncü dakikada radyoyu açıp sıradaki şarkıyı hediye ediyorum kendime. Kafama tokadan başka bir şey takmıyorum..
İlla ki -mış gibi yapmam gerekirse de eğer İNSAN-MIŞŞ gibi yapıyorum..
23 Mart 2016 Çarşamba
Akılsız Kadının Cezasını SAÇLARI Çeker..
Kaç gün üzerine bugün dışarıda muazzam bir hava var.. Soğuktu, yağmurdu derken saçlarım rezil kepaze olmuştu dışarıda olduğum zamanlar içerisinde.. Sonunda o piss havalar bitti. Hava ne çok sıcak ne de üşüyecek kadar soğuk.. Hafiften bir lodos var.. (Ennn sevdiğim havalar) İnsanın içinden uzun uzun yürüyüşler yapıp, dağınık bıraktığı saçlarını rüzgara karşı savurası geliyor..
Ne yazık ki bende öyle bir saç yok.. Öyle havalara giripte saçlarımı savurmaya kalksam, en fazla 20 dakika sonra kabarmaya başlıyor saçlarım.. Zaten dalgalı bir saç yapısına sahibim, saçlarım belime kadar uzun olduğu zamanlarda bile şekil vermekte zorlanırken gittim kısacık kestirdim saçlarımı.. Şimdide iki rüzgar çıkınca savuramadığım saçlarım için kendime öffleyip kızıyorum sürekli..
Diyeceksiniz ki şimdi; "Madem seviyordun bu kadar saçlarını savurmayı neden o zaman gittin kestirdin kısacık" diye.. Neden belli. Ruhum bozuktu!
Ben böyleyim. Ne zaman moralim bozulsa, ne zaman kendimi kötü hissetsem, ne zaman bıksam - sıkılsam bu tükürdüğümün dünyasından, gözlerim direk kuaförümü arıyor. Eğer atlatılabilecek bir sorunum varsa en fazla uçlarını aldırıyorum ne bileyim kakül kestiriyorum olmadı bir kırık fön çektirip ayrılıyorum suç mahallinden.. Ama.. Sorun ciddi ise ya da gerçekten önemli bir mevzu varsa eğer yandı gülüm keten helva..
Kimlerin acısını, hırsını çıkardım şu cağğnım saçlarımdan bir bilseniz.. Kaç kez karış karış uzattığım saçlarımı iki makas darbesiyle kısacık hale getirip, oğlan çocukları gibi oldum.. Saçlarımı değil acılarımı kestiğimi düşündüm her seferinde..Allah'tan kısa saçlı haliminde bir gideri var. Çevrem alıştı artık bu duruma. Hatta kısacık kestirdiğim zaman daha çok beğeniyorlar gibi..
Hadi kesim işi neyse.. Bunun birde boya kısmı var ki işte bu çok riskli bir şey.. Ne renkler gördü şu kafam, şöyle bir düşününce "deli miymişim yaaa ben" diyorum bazı hallerime. Facebook'ta var yani geçmişte bugün diye. Her sabah çıkıyor hani karşımıza.. Ne sarılar, ne kızıllar, ne kestaneler... Her yıl farklı bir saç rengiyle çekilmiş fotoğrafım var. Bugün bir baktım, 6 yıl önce bugün şeker pembesi yapmışım saçlarımı! Hani bir şarkıcı var ya uçarı kaçarı bir şey.. "Kendi" adında.. Heehhh.. işte aynı onun gibi bildiğin cırtt bir pembe! Direk sildim resmi, benden başka kimse görmesin diye.. Bakıyorum resimlere, bir kara kız olmuşum, bir çakma sarışın.. Ombreler mi dersin, balyajlar mı dersin, röfleler mi dersin. Ne zaman ne moda olmuşsa mutlaka yaptırmışım. Bildiğin içine etmişim saçlarımın.
Daha 24 yaşındayım.. Saçımda bir sürü beyaz var! Hani yani ırsi bir şey falan olsa anlayacağım ama, annem geldi 55 yaşına kadının daha tek tük beyazı var ya da yok.. Babam desen yine öyle.. Eeee.. boyatırsan ayda bir saçını, saçlarını oryelle açtırıp sapsarı yapıp bir hafta sonra sıkıldım, sevmedim diye simsiyah yaparsan, birde her önüne geleni adam sanıp sonra kazıkları tek tek yiyip sıkıntısını, stresini yaşarsan... Saçında beyazlar.... Kaşında beyazlar yani... Neyse....
Sonrada uğraşır dururum işte böyle. Yok bilmem ne yağı sürmeler, saçı besleyen serumlar, maskeler, kremler, cartlar - curtlar.. Bu kafayla daha çok beklerim uzasın saçlarımda, en azından başka bahara savurayım havalı havalı diye..
Ama artık akıllandım.. Her konuda olduğu gibi bunda da baya bir geç düştü jeton ama sonuç olarak düştü yani.. Kaç ay oldu boyatmadım saçlarımı, gereksiz yere bir kez olsun föndü- maşaydı sürdürmedim başıma. Eskisi gibi gür ve hacimli olmasına az kaldı gibi sanki. Artık başkasına kızınca gidip kendi saçlarıma kıymıyorum, gidiyorum direk beni kim kızdırmışsa eğer onun saçına başına girişiyorum.. :) Şaka şaka.. Dayak yerim ki ben, güçsüzümdür o konuda.. :) Ama zehir ediyorum dünyasını o kişinin. Sen misin beni üzen.. O saç sıkıntıdan dökülene kadar, saçlarına beyazlar düşene kadar bela oluyorum başına! ( Ona göre yani, benden söylemesi :)) )
Ahh birde bir an önce uzasa artık şu saçlarım..Hayaller elidor reklamındaki kızın saçları iken gerçekler bonus card reklamındaki ay sonunu getiremeyen teyzenin cip para kafası gibi resmen.. :(
Kardeşlerim, bu yazıyı okuyan genç dostlarım, kız arkadaşlarım, ballarım, çöreklerim. Kıymayın saçlarınıza. Gencecik yaşlarınızda benim gibi sapıtıpta boyatmayın renkten renge. Doğal olun, doğal kalın.. Yaşlanınca zaten mecbur boyatıp durucağız. En azından bu günlerin tadını çıkarın. Paranız cebinizde, gençliğiniz üzerinizde kalsın. Sonrası hep pişmanlık.. Benden söylemesi..